pdf 15

hasat sonrası putresin, salisilik, oksalik asit ve kalsiyum klorür uygulamalarının bazı erik çeşitlerinin muhafaza süresi ve meyve kalitesi üzerine etkisi
+
erik klimakterik bir meyve türüdür. erik meyvesinin hasat sonrasındaki meyve olgunlaşması ile ilişkili olarak fizyolojik ve biyokimyasal değişimleri, meyve eti sertliği, meyve eti rengi, aroma ve meyve lezzeti değişiklik gösterir. fizyolojik duyarlılığı nedeniyle depo ömrü kısa bir meyve olup bazı kimyasallar ile olgunlaşmasının geciktirildiği ve raf ömrünün uzatıldığı araştırma sonuçlarında ortaya konmuştur. erik meyvelerinin raf ömrünü uzatmak için hasat öncesinde ve sonrasında çeşitli uygulamalar yapılmaktadır. hasat öncesinden ziyade hasat sonrasında yapılan uygulamaların kayıpları azaltmada daha iyi sonuçlar verdiği gözlemlenmiştir.
+
poliaminler bir grup doğal bileşik olarak bilinir. alifatik azot yapısı hemen hemen tüm canlı organizmalarda bulunmaktadır. hücre büyümesi, gelişmesi, çevresel strese karşı tepki verme gibi birçok fizyolojik süreçte önemli rol oynarlar. bununla birlikte, dna ve protein sentezinde, yumru köklerin dinlenmesinde, tohumların çimlenmesinde ve meyvelerin olgunlaşmasında da etkilidir. yaygın poliaminler putresin (diamin), spermidin (triamin), ve spermin (tetramin)’dir ve bu poliaminler her bitki hücresinde bulunur. yaygın poliaminlerin yanı sıra nadir bulunan poliaminler de vardır bunlar homospermidin, 1,3-diaminoporopan, kadaverin ve kanavalmin’dir. bu poliaminler bitkiler, hayvanlar, algler ve bakterilerde bulunmaktadır.
+
kayısı meyvesinde yapılan bir çalışmada prunus armeniaca l. cv. mauricio çeşidi kullanılmıştır. meyveler ticari olgunluğa geldiğinde hasat edilerek, mekanik zarar gören ve görmeyen meyveler ayrılmıştır. meyveler 1 mm putresin ile muamele edilerek 6 gün süre ile 10°c’de muhafaza edilmiştir. çalışma sonucunda putresin uygulamasının meyve eti sertliğini koruduğu ve hasar görmüş meyvelerde de çürük bölgelerin artmasını engellediği tespit edilmiştir. putresin uygulanan meyveler ile uygulanmayan meyveler farklı fizyolojik tepkiler göstermiştir. putresin uygulanan meyvelerde renk değişiminin, ağırlık kaybının, etilen üretiminin ve solunum hızının daha düşük olduğu tespit edilmiştir.
+
mango meyvesi hasat edildikten sonrada büyük oranda olgunlaşmaya devam eden bir meyve türüdür. uygun ortam sıcaklığında çok kısa ömre sahip olmakla birlikte hasat sonrası yüksek kayıplara neden olma özelliğine sahiptir. tüm bunlar göz önüne alınarak mango meyvesinde putresin uygulamasının depolama ömrü ve meyve kalitesi üzerindeki etkisi üzerine bir çalışma yapılmıştır. fizyolojik olgunluğa erişen mango meyveleri hasat edilerek 0, 1, 2, ve 3 mm putresin uygulamasına tabi tutulmuştur ve meyveler 13°c’de %90-95 nem koşullarında 4 hafta süre ile muhafaza edilmiştir. çalışma sonucunda putresin ile muamele edilen meyvelerin, kontrol meyvelerine göre lezzet, sçkm, asitlik, ağırlık kaybı ve fizyolojik bozulma yüzdesinde düşük kayıplara neden olduğu ve kaliteyi daha iyi şekilde koruduğu sonucuna varılmıştır.
+
kalsiyum, meyve ve sebzelerde hasat sonrasında da uygulanmaktadır. hasat öncesi meyve ve sebzelerde bulunan kalsiyum birikimi ürünün görsel kalitesini arttırırken hasat sonrasında kalsiyumun etkisi raf ömrünü uzatmada fayda sağlamaktadır. hasat sonrasında uygulanan ca uygulamasına kalsiyum uygulaması denir. hasat sonrasında kalsiyum uygulaması daldırma, yıkama, vakum veya basınç infiltrasyonu, balmumu kaplamalarla karıştırılarak veya elektrostatik toz boya şeklinde uygulanır. kalsiyum uygulamasının kaynağının seçimi biyoyararlanıma, çözünürlüğe, lezzet üzerindeki etkilerine, meyve ve sebze ürünüyle olan etkileşime bağlıdır. hasat sonrasında uygulanan kalsiyum uygulaması hücre duvarı bozulmasını engellemesinin yanında, uygun hücre zarı fonksiyonu ve turgor basıncını koruyarak meyve ve sebzelerin yumuşamasını engeller. aynı zamanda lezzet ve besin kaybını önler, meyve ve sebze dokusundaki antioksidan kapasitesini iyileştirir, fizyolojik bozuklukları ve çürüme oranını azaltabilir.
+
salisilik asit uzun yıllar ikincil ürün kabul görmüştür fakat günümüzde biyolojik olarak farklı etkilere sahip, bitkilerde doğal olarak sentezlenen bitkisel hormon olarak kabul edilmektedir. salisilik asit özellikle söğüt ağacının gövde kabuğundan elde edilmekte ve aspirinin hammaddesi olarak uzun yıllardan beri ilaç olarak kullanılmaktadır. salisilik asidin diğer bir etkin formu metil salilisik asittir. metil salisilik asit bitkilerde sinyal molekülü olarak fotosentezde, stomaların kapanmasında, transpirasyonda, iyon alınımı ve taşınmasında, hastalıklara karşı gösterilen dirençte, yaprak anatomisinin belirlenmesinde, çiçeklerde cinsiyet gelişiminde, verimlilik, glikozis ve tohum çimlenmesinde görev almaktadır. aynı zamanda salisilik asit patojenlere karşı proteinlerin oluşumunda ve sistemik dirençte de etkili olmaktadır.
+
toplam fenolik bileşikler ve toplam flavonoid içeriğinde, muhafaza süresince benzer bir değişim tespit edilmiştir. genel olarak soğukta muhafaza süresince artış azalış şeklinde dalgalanmalar olmakla birlikte, muhafaza süresi sonunda uygulamalarda fenolik bileşiklerde başlangıca göre azalmalar meydana gelmiştir. ghasemnezhad ve ark. (2010)’da depolama sürecinde toplam fenolik bileşik seviyesinin azalmasının, olgunlaşma fizyolojisinden ve hücre yapısının bozulmasından kaynaklanabileceğini bildirmiştir. toplam fenolik bileşiklerin bir kısmını flavonoidler oluşturmaktadır. bu yüzden benzer bir değişim içerisinde olması beklenen bir durumdur. meyvelerde toplam fenolik bileşik içeriği, black diamond erik çeşidinde putresin uygulaması ile, autumn giant erik çeşidinde ise salisilik asit ve putresin uygulaması ile daha iyi muhafaza edilmiştir
http://acikerisim.nku.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/20.500.11776/3432/0065905.pdf

sert çekirdekli meyvelerde dengeli gübreleme
https://www.toros.com.tr/6-Sert%20%C3%87ekirdekli%20Meyvelerde%20Dengeli%20G%C3%BCbreleme.pdf

bu büyük devrimi meydana getiren iki sanat madencilik ve maden sanayi ile tarım olmuştu. insanı uygarlaştıran, insan türünü yitiren, şaire göre altın ve gümüştür; fakat filozofa göre, demir ve buğdaydır.
http://turkoloji.cu.edu.tr/GENEL/hasan_aydin_fransiz_devrimi_rousseau.pdf

fârâbî, erdemin (el-fazîle) yalnızca insana mahsus bir sıfat olmadığını düşünmekte ve herhangi bir şeyin erdeminin, o şeyin zatına ve eylemlerine iyilik ve yetkinlik (cevdet ve kemâl) katan şey anlamına geldiğini belirtmektedir. hiç şüphesiz yalnızca insana mahsus erdem de (el-fazîletu’l-insâniyye) söz konusudur. bu erdemi ise fârâbî şöyle tanımlamaktadır:
insanın kendileri vasıtasıyla iyi şeyleri ve güzel eylemleri yerine getirdiği nefse ait yapılara (el-hey’âtu’n-nefsâniyye) erdemler (el-fezâil) denilir; yine kendileri vasıtasıyla kötü şeyleri ve çirkin eylemleri icra ettiği yapılara ise rezillikler (rezâil), eksiklikler (nekâis) ve adilikler (hasâis) denilir.
http://earsiv.erzincan.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12432/1027/Ibrahim%20Aksu%2C%20Farabi%27de%20Temel%20Erdemler%2C%20Doktora%20Tezi.pdf

platon, hiç kimsenin kendi iradesiyle, isteyerek bir erdemsizliği (rezîlet/rezâ’il) irtikap edeceğini kabul etmez. insan iradesi ancak hayra koşar; insanın özü hayır/iyilik ile irtibatılıdır.
+
her bir güce ait bir erdemsizlik (rezîle, çoğul: rezâil) vardır.
http://auzefkitap.istanbul.edu.tr/kitap/ilahiyat_ue/islamahfel.pdf

bazı kişilerde ve şartlarda fazilet, bazılarında ise rezilet olacak şekilde bir “çift yönlülük” arz etmektedir. yani bu huylara yüklenen ahlâkî değerin fazilet mi yoksa rezilet mi olduğu bir tür “görelilik” taşımaktadır.
+
hem fazilet hem de rezilet olabilecek şekilde ahlâkî değeri göreli olan huylar şunlardır: övülmeyi sevmek (hubbu’l-kerâme), süslenmeyi sevmek (hubbu’z-ziyne), övgüye karşılık vermek (el-mücâzât ale’l-medh) ve zühd.
+
bu davranışları tek tek inceleyip hangi şartlarda fazilet hangi şartlarda rezilet olduklarını ele alarak ahlâkî değerlerdeki göreliliğin sebeplerini araştırabiliriz.
+
süslenmeyi sevmek (hubbü’z-zîne): süslü elbiseler giymek, hizmetçiler, yardımcılar, araçlar ve bineklerle gösteriş yapmaktır. bu huy da hükümdarlar, önemli kişiler, gençler, zarif kimseler, müreffeh yaşam tarzına sahip olanlar ve kadınlar için güzeldir. ancak rahipler, zâhidler, yaşlılar, ilim ehli olanlar ve özellikle hatip, vaiz ve dinî liderler için gösteriş ve süslenmek çirkindir.
+
zühd: yahya ibn adî’nin ahlâk felsefesinde fazilet ve rezilet oluşu görelilik arz eden son huy da zühddür. zühd mal, gösteriş ve kazanca karşı fazla ilgili olmamaktır. aynı zamanda dünyayı, onun güzelliklerini ve lezzetlerini hafife almaktır. bu huy, âlimler, dinî liderler, hatipler, vaizler, âhiret hayatını ve ölümden sonraki kalıcılığı arzulayanlar için bir fazilettir. ancak hükümdar ve asiller için bu huy bir fazilet sayılmaz. hükümdar olan kimse zâhid olursa eksik kalır.
+
yetkin insan (el-insânü’t-tâmm), herhangi bir fazileti yitirmemiş ve herhangi bir rezilet ile de kirlenmemiş olan kişidir.
+
yetkin insanın tüm faziletleri elde etmiş ve tüm reziletlerden arınmış birisi olduğunu ve bunun aslında pratik olarak gerçekleşmesi zor ve ideal bir düşünce olduğunu söyleyebiliriz.
+
insanın sevgisi fazilet ve şeref sahibi, yüce gönüllü, ağırbaşlı ve hayranlık uyandırıcı seçkin kişilere yönelik olduğunda bu huy güzel görülür. ancak insanların rezil ve düşük olanlarına, kadınlara, gençlere, edepsiz kişiler ve benzerlerine karşı sevgi beslemek gerçekten çirkindir.
http://ekitap.yek.gov.tr/Uploads/ProductsFiles/c69a9267-19c1-4c42-a503-20c00d8da0b0.pdf

haset, husumet, rezalet
https://hakikatadalethafiza.org/wp-content/uploads/Hafiza-Sanat/KAYNAKLAR/ARTER_HasetHusumetRezalet_BasinBulteni_23_01_2013.pdf

dört büyük rezilet: cehalet, hırs ve tama’ veya namussuzluk, korkaklık, zulüm
+
mükafât veya mücâzât heyecanlarla faziletlerle veya reziletlerle ilgilidirler.
+
fakat, eğer akıl, yalnız şahsi fayda peşinde koşar ve hatta bu u ğur da herkesi hayretler içinde bırakacak tertipler ve düzenler iycad ederse, akıl, bu aşırı kötü hâli ile kötüye yönelik bir basiret veya kiyâset veya kötüye yönelik bir dehâ olur ki buna, genel dilde (cerbeze) denir ki bu da bir rezilettir. ve yine, akıl, eğer tam doğru orta kudretinden yoksunsa, yani doğru düşüncede bulunamazsa, ona da ahmaklık veya câhillik denir ki bu da bir rezilettir.
+
iffet’in aşırı derecesi, luzumsuz fazla utangaçlık; iffet’in noksan derecesi ise (utanmazlık)tır ki bu her iki hâl de rezilettir”.
+
cesaret, tam orta bir haldir ve bir fazilettir. cesaretin aşırısı delice cesaret; noksan da korkaklık ve alçaklıktır ki bu iki hal de birer rezilettir.
+
ınsanların en kötüsü de hem kendi öz hayatında hem de cemiyyet hayatında reziletli davranan insandır.
+
adalet, hem bütün bir fazilettir hem de parça fazilettir. adâletsizlik te hem bütün bir rezilettir hem de parça rezilettir.
+
ihtiyarî olmayan işlemler: hırsızlık, sinan açığa vurmak, her çeşit rezillikte bulunmak, yalan yere şahitlik etmek veya insan öldürmek, insana saldırmak ve ırzına geçmek, insana iftira etmek yahut ta bir şeyi bozup yok etmek veya sakatlamak gibi işlemlerdir.
+
şeref hususunda fazla i ştiyak göstermek, ihtirastır. fakat, her ihtiras kötü de ğildir. ancak, ihtiras, iki yönlü bir terimdir: o, bazan rezilettir, fakat, bazan da fazilettir. ihtirasın zıddı da ihtirassızlıktır.
+
fazilet ve rezilet, ihtiyaridir ve bizim kudretimiz dahilindedir. bu sebeplerdir ki iyi işlerimiz için mükâfat ve kötü işlerimiz için mücâzat söz konusudur.
+
çocuklar, karı koca arasında sevgi ve birlik bağıdırlar ve soyçekim yolu ile, onların faziletlerine de reziletlerine de sahiptirler. çocuğu olmayan ev, çabuk yıkılır.
+
her fazilete karşı iki rezilet bulunur ki bunlar da en çirkin bir surette bellibaşlı sekiz rezileti teşkil ederler ve bütün bunlar da dört faziletin aşırılığından veya eksikliğinden ibarettirler ki bunlar da bilinen şeylerdir.
+
tam orta akıl faziletinin aşırılığı (ifrat)dır ve bir çeşit rezilettir. aklın azlığı (tefriti), yani büsbütün de ğilse bile pek ziyade noksanlığı da (ahmaklık) ve (budalalık)tır ki bu da en fena bir rezilettir.
+
ibn miskeveyh’in ahlak sistemi, bütün faziletleri kendinde toplamış ve bütün rezilliklerden sıyrılmış , yani duyular dünyasından tamamiyle tasfiye edilmiş bir ruha dayandırılmış bir ahlak sistemidir.
+
ruhu tasfiye edeceğiz ve bütün rezilliklerden sıyrılıp bütün faziletleri elde edeceğiz.
+
cahil kimse rezildir.
https://docplayer.biz.tr/51508182-I-bn-m-i-skeveyh-ve-yunan-da-ve-i-slam-da-ahlak-goru-s-leri.html

bütün rezillikler, söz konusu üç kuvvetin fesada uğraması sonucunda oluşur.
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/446133

ahlâk ilmi, faziletler ve rezîletler ilmi olup bu ilim, nefsi faziletlerle bezeme ve rezîletlerden kurtarma yolunu gösterir.
http://acikerisimarsiv.selcuk.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/123456789/1502/308795.pdf

platon ve aristoteles gibi filozoflar, islâm ahlâk felsefesinde etkileri her konuda görülen, kişiler olarak erdem konusunda farklı bir yaklaşım sergilerler: eflâtun, erdemi, reziletin zıddı olarak algıladığı halde, aristoteles, ifrat ve tefritin ortası olarak görür. sadece bilen kişi aşırılıklardan kaçınır.
+
reziletler:
hovardalık, açgözlülük, saygısızlık, hafifmeşreplik, aptallık, şehvanilik, zulüm, hainlik, ihanet, sırrı ifşa etme, kibirlilik, kabalık, yalancılık, cimrilik, kindarlık, hasislik, korkaklık, kıskançlık, korku, alçaklık ve adaletsizlik.
+
erdemler, hep birlikte bir insanda toplanıyorken, hiçbir insan bir takım reziletlerden tam anlamıyla uzak olamaz.
+
ibn sinâ, ahlâk ilminin yani “hikmet-i hulkiyye” nin insanı erdemlerle donatıp ve reziletlerden arıttığını dile getirir. bu yaklaşımı bize ibn sinâ’nın erdemlerin inşası ve reziletlerin ortadan kaldırılmasında bilgiye bir aracı değer atfettiğini göstermektedir.
+
bilgi, irade ve basiretin yokluğunda her erdem bir rezilete dönüşebilir.
+
ibn sinâ, başta olmak üzere ibn miskeveyh, tusî ve onu takip eden kınalızade ali çelebi gibi ahlâk üzerine fikir yürütmüş düşünürler, her erdemin, iki reziletin ortası olduğu görüşünden hareketle, adâletin de zulüm ve inzilam (zülme boyun eğiş) gibi, ifrat ve tefrit halinin ortası olduğunu belirtirler.
https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/53060/mod_resource/content/1/Ahlak%20ve%20erdemin%20in%C5%9Fas%C4%B1.pdf

huy bir melekedir, onun sebebiyle fiiller sadır olur. bir huy, üç şeye, ya tam olan şeye, ya noksan olan bir şeye, ya da ne tam ve ne de noksan olan bir şeye sebep olur. birinci kısma erdem ve iyi huy, ikinci kısma rezilet ve kötü huy, üçüncü kısma ne erdem ve ne de rezilet denir.
http://sosbilder.igdir.edu.tr/Makaleler/1345747123_02_Aksit_(23-40).pdf

bu suretle allah, dünya hayatında onlara rezilliği tattırdı. muhakakki; ahiret azabı daha büyüktür. keşke bunu bilselerdi!
http://hizb-uttahrir.info/tr/index.php/yay%C4%B1nlar/hizb-ut-tahrir/download/2608_4671b9e8c39021c3d24f57ffcc66e446.html

onca insan böylesine bir rezilliğin sonucunda gözlerini kapattı bu hayata bahsettiğim bu katiller yüzünden, sadece ve sadece tartışılmaz ancak yine de tartışılan bir doğruluğu savundukları ve doğru olan yöntemin bu olmadığını herkese göstermeye çalıştıkları için.
https://stars.bilkent.edu.tr/turkce/publication?donem=20161&dersKod=TURK&dersNo=101&ogrenciNo=21502223&odevNo=4

ikisi de rezilet olarak nitelenen aşırılık ve eksikliğin ortası olan erdemlerin sınırlandırılmış olmasına karşılık erdemlerin iki ucunun yani erdemsizliğin sınırı yoktur.
http://www.itobiad.com/tr/download/article-file/392421

fazilet ve reziletlerin insanın irade ve ihtiyarıyla defalarca yapması neticesinde düşünüp taşınmadan meydana gelecek şeklide nefiste yerleşen ve alışkanlık haline gelen huylardır.
+
reziletler bir kişinin gelip geçici değil sürekli olarak yaptığı yatkınlık haline gelmiş fiillere denilmektedir.
+
tıpkı faziletler gibi reziletler de sonradan alışkanlıklarla edinilen yani sonradan kazanılan bir durumdur.
+
her erdemin aşılmaması, ifrat ya da tefritle asla rezilliğe, erdemsizliğe meyledilememesi gereken bir sınırı vardır.
+
faziletler bulunması çok zor olan orta ve denge (vasat ve itidal), reziletler ise bu ortanın kenarları ve ondan sapmadır.
+
ya fazlalık ya da eksiklik tarafına doğru meylederek bu sınırı aşmak suretiyle reziletler meydana gelir. faziletler tek olmasına rağmen reziletlerin sayıları çoktur.
+
ahlaklı kişi aynı zamanda sağlıklı kişidir.
+
hastalıların “ahlak” kelimesine değil de “nefse” nisbet edilerek “ruhsal tıp /psikolojik hastalıklar” denilmesi faziletlerin, reziletlerin, hastalıkların kaynağının nefs olması ve her iki ahlaki kavramın da bir melekesi kabul edilmesi sebebiyledir.
+
hem fazilet hem de rezilet alışkanlıklar neticesinde meydana geldiği için bunları ortadan kaldıracak olan bizzat kişinin kendisidir.
+
öfkenin tedavisi; her kim itidal ve denge ile süslenip donanırsa, onun için öfkenin tedavisi kolay olur. çünkü öfke zülümdür, adaletten ve sırat-ı müstakimden çıkmaktır. bunun tedavisi aklın reziletleri yönetmesi ile olmaktadır.
+
eğer hasede sebep, o nimetin kendisine erişmesine hırs etmek olursa, haset şehevî gücün katılımıyla olabilir. eğer sebep, sadece haset edilene çirkin bir şeyin erişmesini istemek olursa, bu öfke gücünün rezillik ve erdemsizliklerinden olur.
+
erdemli birey ve toplumun inşası kaynağı nefs olan faziletlerin korunması ve reziletlerin izole edilmesine bağlıdır.
+
fazilet ve reziletler kaynağını nefsten alır ve bunlar alışkanlıklar yolu ile huy haline gelir.
+
tıp ilmi nasıl ki sağlığın korunması ve hastalıkların tedavisi ile uğraşıyorsa ruhsal tıp olarak adlandırılabilecek ahlakın da faziletlerin korunması ve reziletlerin defedilmesi gibi bir görevi vardır.
+
filozofumuz faziletlerin tek, reziletlerin ise birden fazla olduğu gerçeğini vurgulayarak çeşitli reziletlerin nasıl vasat bir çizgiye geleceğini ahlak felsefesi bağlamında açıklamaktadır.
http://www.beytulhikme.org/Makaleler/1922624135_11_Aksit_(1055-1072).pdf

farklı görme biçimiyle modern dünya ritüeli olarak yemek kültürü: sınanma/erginlenme ve intikam alma gizli işlevleri
+
her yemek, kendi imgesinde grup üyelerini birleştiren yapılandırılmış sosyal bir etkinliktir.
+
pişirme, o kadar büyülü bir uygulamadır ki insan, yemek pişirme ve büyücülük arasındaki garip akrabalığı hatırlatır.
+
itaatsizliğin yüzünden seni besleyip doyurmuş olan akıllı hakanın ile bağımsız ve müreffeh devletine kendin hata ettin.
+
türk halkı aç idi. o at sürüsünü alıp onları doyurdum.
+
oğrak boyun adamları yılmaz yiğittir; yedikleri oğlaktır, süt kabının üstünde sürahileri bulunur, yerleri de çoraktır.
+
sen ve eşin cennette oturun, orada istediğiniz yerden rahatça yiyip için.
+
“gerçek filozof’, bedensel arzular ve güzellikler gibi konuları hor görür çünkü biz bedenin hizmetinde olan ‘köleleriz’.
+
çiğ maddelerin yemeye uygun hâle gelme süreci, bir seri kanlı savaş ve sinsi oyunlardır.
+
misafirlerin midelerini bulandırmak için etlerde bulunması gereken özellik ‘kalın bir yağ tabakası’dır.
+
yemek, organik doğası sebebiyle mantıklı düşüncenin ‘temiz’ saflığına izinsiz girer.
+
yemek temiz değildir, oldukça dengesiz bir maddedir; hazırlama, ortadan kaldırma ve yan ürünleri sırasında dağınık ve pistir; kaçınılmaz olarak çürür ve kokusu vardır.
+
kadın, aşçıya eşi tarafından öldürülen âşığının cesedini pişirtir. daha sonra da, pişmiş eti, küçük düşürülme ve kirlilik göstergesi olarak kocasına ikram edip yedirerek intikamını alır.
https://www.millifolklor.com/PdfViewer.aspx?Sayi=120&Sayfa=170

yemeklerini ortak olarak yerler, aynı tip elbiseler giyerler, aynı sanat ve zanaatlarla meşgul olurlar. müzik, tıp ve özelikle matematikle uğraşırlar.
+
kant, kişi olarak neşeli, zarif ve hoşsohbet bir filozoftu. misafirlerini hoş tutar ve akşam yemeklerinde hiç yalnız kalmazdı. dersleri sunuşundaki ustalığı, herkes tarafından bilinmekteydi.
http://auzefkitap.istanbul.edu.tr/kitap/ilahiyat_ue/feltarihi.pdf

bir gün küçük nasreddin balık kızartan analığını kapının aralığından gözlüyormuş. balıkların bazıları iri, bazıları ufakmış. bir ara analığı babasına:
“şimdi senin oğlan geldi mi, balıkların en irilerini seçip gövdeye indirir,” demiş, “iyisi mi, iri balıkları sedirin altına gizleyelim. onunla birlikte ufakları yeriz. o kalkıp gidince de irileri kızartırız.”
http://www.caliskanyayinlari.com/images/yuklenenler/MTViNGRjZDI5ZTY1MDQ.pdf

adapazarı’nda görüştüğümüz bir üniversite öğrencisi, bir yaz günü aynı evde birlikte kaldığı arkadaşlarıyla balkonda yemek yerken kapıya polis gelmiş, haklarında şikayet olduğunu bildirmişti. şikayet konusu balkonda şortla oturmalarıydı. karşı komşuları hanımlar şortla dolaşan gençler yüzünden balkona çıkamadıklarını söylemişlerdi. polisin “ricası”, içeride yemek yemeleriydi.
+
trabzon’da bir öğrenci, başka bir kentten beden eğitimi yüksek okulu sınavlarına gelmiş ve trabzon’un ”hassiyetlerini idrak edememiş” kız ve erkek öğrencilerden oluşan bir grubun, deniz kenarında içki içerken “takım elbiseli” kişilerin yanlarına gelip, “siz burada içki mi içiyorsunuz” diyerek gençlerin “üzerine yürüdüğünü”, araya girenlerin yardımıyla “dayak yemekten zor kurtulduklarını” anlatıyordu.
+
eskişehir sosyal demokrasi derneği’nde görüştüğümüz bir kişi, add’nin son dönemlerdeki etkinliklerine katılmakta üyelerinin “çekimser” davrandıklarını söylüyordu. geçmişte düzenledikleri yıllık yemeklerde biletler tükenirken, şimdilerde çoğu kişinin bilet alıp yemeğe gelmediklerinden şikayet ediyor, “add’li olmak, ulusalcı olmak şimdi türkiye’de suç, biliyorsunuz” diyordu.
+
geçen yıl ramazan boyunca açık olan bir pastanenin taşlandığından, ramazan’da öğlen yemek yemek isteyenlerin ya otogar ya da devlet hastanesi lokantalarına gittiklerinden bahsediyor. yazdıklarından, eğitimli kişilerin bile ramazan’da yemek yiyenlere müdahale edebilecekleri anlaşılıyor. yerel bir gazetede çalışan kadın bir köşe yazarına, seferi olduğu için çantasından poğaça çıkarıp yiyecek olsa ne yapacağını soran aygündüz, “babayı ye derim” cevabını alıyor.
+
erzurum’da konuştuğumuz kişiler, filiz aygündüz’ün bahsettiklerini doğruluyorlardı. otogar ve devlet hastanesi kantini dışındaki tüm lokantaların ramazan’da kapalı olduğunu, üniversitede kantinlerin açık kaldığını ancak yemek çıkmadığını, öğretmen evi’nde bile ramazan’da yemek verilmediğini, açık olan lokantaların halktan gelen baskılar sonucunda kapanmak zorunda bırakıldığını, açık kalmayı başarmış tek bir lokantanın ve birkaç alevi kahvesinin ise ramazan ayında camlarına perde örttüklerini öğrendik.
+
ramazan’da devlet hastanesi kantininin basıldığı, yemek yiyen hasta yakınlarına müdahale edildiği, tüm erzurumluların bu olayı bildikleri belirtildi. geçen yıl öğle yemeği çıkaran bir lokantanın taşlandığını erzurum’da konuştuğumuz herkes anlattı. hatta, camları gazete ile kaplı ve kapanmış olan lokantayı bize de gösterdiler.
+
gittiğimiz kentlerin çoğunda ramazan’da sokakta her hangi bir şey yemek ya da sigara içmek ise cesaret edilemeyecek kadar tehlikeli addediliyordu. erzurum’da, konya’da, kayseri’de, trabzon’da pek çok kişi, unutup da ramazan’da sokakta sigara yaktıklarında sert uyarılara maruz kalmış, bazıları dayak bile yemişti.
+
aynı üniversitede bir kız öğrenci, ramazan’da oruç tutmadığı için kantine gitmiş, kantindeki bir kadın çalışan “benim ilkokula giden çocuğum bile oruç tutuyor, sen utanmıyor musun, yemek falan yok sana” demişti. başka bir kız öğrenci, üniversiteye ilk geldiğinde ramazan’da kantine gidip su almıştı. arkasından gelen bir grup genç oruç tutmadığı için kendisini kınamışlardı.
+
trabzon’da insan hakları derneği’nden bir yetkili, ramazan’da lokantaların bazılarının açık olduğunu, kendisinin ve arkadaşlarının meydan parkı’nda bile yemek yiyebildiklerini, kimsenin müdahale etmediğini söylüyordu. “bizde sorun halkta değil devlette, laik bir cumhuriyet devleti ama valilik’te çay ocağı açık mıdır diye sorarsanız, hiçbir zaman” diyordu.
+
malatya’da eğitim-sen üyesi bir öğretmen, ramazan’da özellikle ortaokul ve liselerde kantinlerin kapatıldığını, kapanmasa bile kantine gidenlere psikolojik baskı uygulandığını, öğretmenlere çay servisi yapılmadığını söylüyordu. ramazan’da bir öğrencisi bisküvi ikram etmiş, bisküviyi yediği için müdür muavini kendisini çağırmış, “yahu ayıp değil mi böyle ulu orta bisküvi yemek” demişti.
+
kayseri’de bir kahvede konuştuğumuz alevi bir işçi, islami kesimden birine ait büyük bir işletmenin fabrikasında çalışıyordu. ramazan’da gizli yemek üzere cebine sakladığı ekmek fabrika girişinde görevliler tarafından üstü aranıp elinden alınmıştı.
+
ramazan’da işyerinde yemek yiyemeyeceklerinin kendilerine bildirildiği söylenmişti. midesi rahatsız olduğu için yemek yemesi gerektiğini idareye belirtmiş, doktor raporuyla yemek yemesine izin verilmişti. kahvedeki diğer işçiler söylenenleri doğruluyor, işletmelerde oruç tutmadıkları bilinenlerin ya işten çıkarıldıklarını ya da “istifaya zorlamak için” ağır işlere verildiklerini söylüyorlardı.
+
kayseri pir sultan abdal derneği’nde görüştüğümüz bir alevi, tanıdığı başı açık bir kadının geçen ramazan’da çocuğunu okula götürürken saldırıya uğradığını, “ramazan’da nasıl açık gezersin” diyerek kadını dövdüklerini anlatıyordu. “ramazan’da çay içerken, yemek yerken görülene iş vermezler” diyordu. bir diğeri, “adam evden oruç tutuyorum diye çıkar, gelir bizim kahvede gizlice yer” diyerek oruç konusundaki baskının kişileri bu tür hileli yollara saptırdığını anlatıyordu.
+
konyalı bir işadamı yukarıdaki anlatılanlardan farklı bir tablo çiziyor, ramazan’da “restoranların kapalı falan” olmadığını, hatta “biraz abartarak söylüyor olsa bile” kendisinin dahi “yahu artık yeter ya, bari yerken arkanı dön de yoldan geçen seni görmesin diyeceğim, yani masasını sandalyesini sokağa atmış yemek yiyen insanlar görüyoruz, tamam oruç tutmayabilirsin, ama ağzını aça aça benim karşımda yemeni de saygısızlık diye nitelendiririm” diyordu.
+
alevilere karşı toplumsal önyargılar arasında en sık duyduğumuz şikayet, “yemek” konusundaydı. örneğin, erzurumlu aleviler yaşamları boyunca pek çok kez, “alevilerin yemekleri yenmez” sözünü duymuşlardı. komşularına dağıttıkları kurban etlerinin gözlerinin önünde köpeklere atıldığından, komşularına aşure gönderdiklerinde çöpe döküldüğünden bahsettiler.
+
malatya’da pir sultan derneği üyesi bir kişi, ramazan’da alevi zenginlerin iftar yemekleri verdiklerini, bunu “sünni vatandaşların inanç yapısına uyum sağlamak” için yaptıklarını belirtiyordu.
+
örneğin, malatya’da görüştüğümüz atatürkçü düşünce derneği’nden bir kişi, alevi vakıflarının konferans, fakirlere yemek dağıtma vb. giderlerinin diyanet tarafından karşılandığından söz ediyor, ancak bunun karşılığında alevileri “dincileştirdiklerini” iddia ediyordu.
+
“tabii bir de göğüs dekoltesi sorunu” olduğunu belirtiyordu. istanbul’dan kente ilk geldiğinde arkadaşlarıyla beraber açık olan bir içkili lokantaya gittiklerini, bunu haber alan müdürlerinin “ne işiniz vardı orada, başka yemek yiyecek yer bulamadınız mı” türü tepkisine maruz kaldıklarını anlatıyordu.
+
buna karşılık, hemen hemen her ilde bir “köprünün öbür tarafı” hikayesi duyduk. örneğin kayseri’de “köprünün öbür tarafı” boğazköprü ve kapadokya bölgeleriydi. pazar günleri kayserili ailelerin kaçabilecekleri tek yer olmuştu. “köprüyü geçtikten sonra” kadınlar başlarını açıyor, ailecek öbür taraftaki içkili lokantalarda yemek yeniyordu.
+
“ev ağabeyi” dedikleri kişi telefon geleceğini, verilen bir adrese gidip orada yemek yiyeceklerini söylemişti. gittikleri yer bir ailenin eviydi. evin kızının başı örtülüydü, zaten yanlarına gelmemiş, mutfakta çalışmıştı. on-on beş kişilik “çok çeşitli” yemek hazırlanmıştı. “bu kadar organize çalıştıklarını hiç bilmiyordum” diyordu. namaz vakti geldiğinde “namaz kılmak isteyen arkadaşlar diğer odaya gelsin” denmiş, ısrar edilmemişti.
+
sivas’ta görüştüğümüz bir diğer öğrenci üniversite yurdunda cemaatten olan yurt sorumlusu bir arkadaşıyla aynı odada kalıyordu. arkadaşı onu sürekli yemeğe davet ediyor, her çarşamba cemaat evlerinden birine yemeğe gidiyorlardı. yemek bittikten sonra “ağabeylerle” sohbete başlıyorlardı.
+
cemaat üyesi kadınların mahalledeki diğer kadınları örgütlemenin yanısıra cemaate para toplamak için faaliyet gösterdikleri de anlaşılıyordu. iş hanlarında ya da “çarşı”daki işyerlerinde, hatta devlet dairelerinde ve hastanelerde çalışanlar, cemaatten kadınların her gün öğle yemeğinde makul fiyatlara fakir öğrencilere yardım amaçlı sandviç vb. malzeme sattıklarını söylediler.
https://serdargunes.files.wordpress.com/2013/03/turkiyede_farkli_olmak.pdf

silivri’de, bir ilaç fabrikası patronunun evinde çalıştım. ama çalıştığım yerde ne sıcak su kullanabiliyordum ne de doğru düzgün yemek yiyebiliyordum. bana orada her gün aynı yemeği verdiler: pilav ve zeytin.
+
erkek kardeşim yakın zamana kadar bir kot pantolon fabrikasında çalışıyordu. onların çalışma koşulları çok kötüydü. bir bodrum katında çalışıyorlardı. patron yemek vermiyordu, çay vermiyordu.
+
işyerinde erkekle eşit derecede ezilse de eve geldiğinde aynı zamanda ev işi yapmak zorunda kalan kadın, patronundan yediği azarın üstüne bir de eve gelen kocasından evi toplamadığı, kötü yemek yaptığı için azar işitiyor. aslında bu sarmal kadını çevreleyen bir sarmaşık gibi.
+
sabah 6’dan akşam 6’ya kadar kahvaltı ve akşam yemeği için verilen molalar dışında durmadan çalışıyorlar; okulda öğretmenlerden, fabrikada şeflerden dayak yiyorlardı.
+
yaralarınız azdıkça, vücudu – nuzun görünen yerlerine yayıldıkça, derdiniz daha da büyü – yecek. çünkü insanlar görecek, kimi “ayy burana ne oldu?!” diyecek, kimi “ııyy bu ne be!” diyecek! ve hepsinin yüzüne acıma ile karışık bir tiksinti ifadesi oturacak, ya bulaşırsa diye ne elinizi sıkmak, ne birlikte yemek ne de yakınınız – da olmak isteyecekler.
+
devlet, f tiplerine dışarıdan da yükselen tepkilerin artması üzerine, içerideki tutsakları karalama kampanyalarına başladı. medya da bu süreçte “cezaevlerinde devlet otoritesinin mutlak tesis edilmesi” yolunda etkin olarak kullanıldı. açlık grevindekilerin gizli gizli yemek yediği haberleri yapıldı. sonucunda devlet, adına “hayata dönüş” dediği bir katliam gerçekleştirdi. bu operasyonun ardından ölüm orucundaki binlerce tutsak, kendilerine zorla yemek yedirildiği için sakat kaldı ve ağır tecrit koşulları altında f tiplerine nakledildiler. tüm bu süreçte 122 kişi katledildi.
+
yine böyle bir günün ardından eve vardım. aynı yemekleri, aynı kurumuş ekmekleri ve sarısının tadını asla bilemediğim yumurtamı buldum. öyle acıkmıştım ki hemen yemeğe koyuldum.
+
britanya karşıtı tezahüratları, ıra yanlısı şarkılarıyla celtic tribünlerini dolduran yeşil tugaylar, geçtiğimiz ay olduğu gibi mayıs ayında da israil’de tutsak bulunan, açlık grevindeki filistinli tutsaklar için tribünlerde filistin bayrakları açmış, “şeref yemekten daha değerlidir.” yazılı pankart açmışlardı. resmi sitelerinde, bu konuyu gündem ederek bir dayanışma eylemi yapmak istediklerini yazmışlardı.
https://meydan.org/arsiv/pdf/meydan6.pdf

toplu yemek sektörü 1. dünya savaşı sonrası gelişim göstermiştir. cumhuriyet döneminde daha etkin hale gelen sektör son yıllarda büyük bir ivme kazanmıştır.
+
insanların toplu yemek hizmeti sunan işletmeler tarafından sunulan yemekleri tüketmesine ise toplu beslenme ismi verilmektedir.
+
toplu yemek hizmetini dışarıda yemek yeme ihtiyacını aratmayacak şekilde yemek hizmeti sunmak şeklinde de tanımlayabiliriz. yüzlerce insana değişik yemekleri her öğün sunan başta otel, restoran, hastane, okul ve huzurevi gibi yerler büyük ölçekli yemek sektörünü, daha az insana sandviç, kahve vb. sınırlı gıdaları sunan kafe, büfe, el arabası vb. yerler de küçük ölçekli toplu yemek hizmeti sunan işletmelere örnektir.
+
sayıları her geçen gün artan yemek fabrikalarının ekonomik anlamda 2012 yılında 5 milyar dolarlık bir ekonomik kapasiteye sahip olduğu tahmin edilmektedir.
+
toplu yemek sektöründe üretim esnasında fiziksel, kimyasal veya mikrobiyal kirlenmeler meydana gelebilmektedir.
+
pişirme işlemi yemeğin güvenli hale gelmesinde en önemli etkenlerden biridir. üründeki patojenlerin elemine edilmesinde hedef sıcaklığa ulaşmak önemlidir. pişirme esnasında pişirilen ürünün minimum 75ºc ve üzerinde olması besinin güvenliğini sağlaması açısından önem taşır. bu sıcaklık bazı kaynaklarda minimum 63ºc olarak bildirilmektedir.
+
tablo 1’deki sonuçlara bakıldığında çalışanların çoğunun tırnak, burun ve sivilcelerde en çok bulunan bakteri hakkında fikir sahibi oldukları görülmektedir. ayrıca çizelge incelendiğinde, öğrenim durumuna göre lise mezunları en çok doğru cevabı verirken, üniversite mezunlarının en az doğru cevabı verdiği görülmektedir.
+
“hangisi bağırsaklarda bulunan dışkı kökenli bir bakteridir” sorusuna ankete katılanlar brucella %9,6, s.aureus %7,6, e.coli 68,2, listeria %1,3, ve %13,4’ü fikrim yok cevabını vermiştir (tablo 1). tablo incelendiğinde öğrenim durumuna göre gruplar arasında önemli derecede farklılık olduğu tespit edilmiştir.
+
yemeklerin tüketime sunulana kadar bekletilmesi süresince, bekletme koşullarının uygun olmaması halinde yemeklerde bakteri üremesi ve kontaminasyon meydana gelmesi kaçınılmazdır.
+
personelin oda sıcaklığında gıdalardan hangisi en çabuk bozulur sorusuna verdiği cevaplar incelendiğinde çalışanların cevap dağılımı baklava %12,1, uht süt %60,1, yumurta %23,6, sucuk %3,8 olarak tespit edilmiştir.
https://www.turansam.org/TURAN-SAM_40.pdf

toplu yemek (hazır yemek) sektöründe yaşanan problemler ve çözüm önerileri
https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/514228

türkiye’de toplu yemek sektörü firmaların pazarlama stratejileri ve tüketici eğilimleri; tekirdağ ili örneği
http://acikerisim.nku.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/20.500.11776/1143/0050590.pdf

toplu yemek lojistiği ve toplu yemek lojistiği üzerine bir değerlendirme
http://www.gidadernegi.org/TR/Genel/240934929ccc3.pdf?DIL=1&BELGEANAH=1612&DOSYAISIM=240934929.pdf

toplu yemek hizmeti sektöründe iş sağlığı ve güvenliği
https://www.ailevecalisma.gov.tr/media/1466/mericunver.pdf

toplu beslenme hizmeti verilen kurumlarda mutfak planının incelenmesi ve mutfak planının iş akışına etkisi üzerine bir araştırma
http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/TEZ/44939.pdf

dışarıda yemek: eskişehir’de yeni orta sınıfın fast-food yeme-içme örüntüleri
+
modernleşme ve kentleşme süreçlerinin neticesinde edinilen toplumsal statüler ve yükümlülükler, akrabalığa verilen önemin giderek azalması dışarıda yemek pazarının oluşmasında önemli etkenler olarak görülebilmektedir.
+
kente özgü bir toplumsallaşma mekânı olan restoranın ortaya çıkışı da fransız devrimi ve sanayileşme sonrası fransa’da olmuştur. restoran sözcüğü, fransa’da bugün kullandığımız bulyona benzer, şifa için hazırlanan çorba benzeri bir yiyeceği karşılamaktaydı.
+
ritzer’e göre mcdonaldlaştırma yalnızca fast food hizmeti veren “restoran sanayisini değil, eğitim, iş, sağlık, seyahat, zevk, rejim, politika, aile ve toplumun diğer özelliklerini etkilemektedir.
+
urry’e göre mcdonald’s herhangi bir zamanda kolay erişebilirliği ve esnek tüketimi özendirirken, geleneksel yemek saatlerinin despotluğunu ve günün (özellikle hareket halindeyken, yolculukta) katı tarifelerini kırma başarısı göstermiştir.
+
ritzer’e göre zamansal olarak bir gösteriye dönüşen fast food tüketimi bir insanın yemeği alma ve yutma arasındaki hıza indirgenmiştir. grefe’nin aktarımıyla mcdonald’s’ta ideal müşterinin en fazla yedi dakika içinde çıkış yapması beklenmektedir.
+
sokak satıcılarını yani seyyar arabalarda satılan yiyecekleri de gerçek anlamda “ayaküstü” yiyecek kategorisinde değerlendirmek gerekirse emiroğlu’nun ifade ettiği “tükürük köfteden kokoreç ve balık ekmeğe, istanbul’da son örnekleri kalan kelle ve kuruculara kadar uzanan “fast-food” çeşitliliğini” göz ardı etmemek gerekmektedir.
+
hızlı yemek kent ortamında bir zorunluluk ve kaçınılmaz bir yemek çözümü olarak insanların karşısına çıkmaktadır. bu nedenle birkaç kuşak sonrasında fast food ya da ayaküstü yemek çözümlerinin gündelik yaşamın en önemli karın doyurma seçenekleri arasına gireceği varsayılabilir.
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/117722

alan algısının turistlerin yemek deneyimi memnuniyetine etkileri
http://adudspace.adu.edu.tr:8080/jspui/bitstream/11607/1338/3/430677.pdf

islâm hukûkuna göre sağlık hizmetlerinde mahremiyet hakkı
http://www.ekevakademi.org/Makaleler/1786539126_19%20Yusuf%20SEN.pdf

oruç tutan bir insanın acıktığı halde günün büyük bir bölümünü yemeden geçirebilmesi, dini tabular nedeniyle domuz veya sığır eti yememesi veya bir vejetaryen veya veganın hayvan ürünleri yememe konusundaki kararlılığını anlamak için toplumsal kural ve sembollerin önemine bakmamız gerekir.
+
sosyolojik yaklaşım bize toplumsal eşitsizliklerin önemini göstermesi açısından da çok önemli rol oynar. elbette, yemeden yaşam mümkün değil. buna rağmen milyonlarca insan sağlıklı olmaları için gereken gıdalara erişemiyorlar. bugün 7,6 milyarlık dünya nüfusunun 1 milyara yakınının gıda güvencesi yok. sadece yoksul ülkelerde değil, sanayileşmiş batı ülkelerinde bile nüfusun belirli bir bölümü ihtiyaç duyduğu gıdalara erişemiyor. 2 milyara yakın insan ise sağlıklı beslenemedikleri için aşırı kilo, kalp damar hastalıkları ve diyabet gibi sorunlarla mücadele ediyor. milyonlarca insan açlıkla mücadele ederken televizyon ekranlarında her gün gurme tercihlerle kocaman biftekleri yutan, önüne konan yemeği çatalıyla örseleyip pişirilmesine veya sunumunda kusur bulan, bunları milyonlarca insanın önünde utanmadan yapanları anlayabilmek için de sosyolojik imgelem gerekir. fransız sosyoloğu bourdieu’nun da gösterdiği gibi tüketim ile sınıfsal konum arasındaki ilişki gıda tercihlerimizi de şekillendiriyor ve yemek yemenin ve yemek seçmenin sadece biyolojik gereksinimlerle açıklanamayacağını gösteriyor. bir milyara yakın insanın gıda güvencesinin olmadığı dünyamızda gıda üretiminin yüzde 30’a yakının daha tarladan pazara gelmeden kayıp veya israf edildiğini duyduğumuzda ilk tepkimiz bunun bir beceriksizlik olduğu, israfı önlersek açlığın da ortadan kalkabileceğini düşünmek oluyor. ama gıda sektörüne dikkatli bir bakış israfın boyutları ve nedenleri konusunda farklı yapısal ve sistemik nedenler olduğunu, tüketim ekonomilerinde bir kısım gıdanın depolama ve nakliye konusundaki yetersizlikler nedeniyle olsa da büyük bir kısmının pazarlama stratejileri ile ilişkili olduğunu gösteriyor. pek çok ürün şekilleri veya boyları pazarlanmaya uygun görülmediği için daha tarladan kalkmadan yok edilebiliyor. elde kalan, son kullanma tarihine yakın tonlarca gıda zamanında pazarlanamadığı için çöpe atılıyor. bu kayıplara soya fasulyesi ve mısır gibi insanların gıda olarak kullanabileceği ama üretilen ürünün büyük bir kısmının hayvan yemi veya biyoyakıt olarak kullanıldığı tahıllar ve yağlı tohumlar dahil değil. bunca bolluğun içinde bunca açlık nasıl oluyor sorusunu cevaplamak için ise gıdanın modern toplumlardaki ekonomik boyutuna bakmakla başlamamız gerekiyor.
+
gıda insan yaşamı için gerekli bir besin maddesi olduğu kadar, modern pazar ekonomilerinde alınıp satılan çok önemli bir değişim aracı, ya da anthony winson’un (1993) tabiriyle en “mahrem meta”dır. kapitalist ekonomilerde gıda ve konut gibi gündelik temel gereksinimlere erişim için para/ gelir gerekiyor. bu da kişinin çalışmasını, emeğini pazarlamasını gerektiriyor. pazar mekanizmaları açısından değerlendirildiğinde gıda parası olanın erişebileceği bir ayrıcalık. o yüzden gelişmiş sanayi toplumlarında bile nüfusun önemli bir kısmı açlık çekebiliyor.
https://cdn.istanbul.edu.tr/file/1CD58DF90A/3B645F5A5D4D4CFE925E6DDB461BB9FC

tabibin ahlâkı ve bir saatte şifa risaleleri
https://www.bilgievi.org.tr/images/kultur_yayinlari/41.pdf

fizyoloji ihtiyacına karşı balta ve tırpanla gidilmiyordu. bu mebahis kemal-i sükunetfe tetkik olunuyordu.
http://isamveri.org/pdfdrg/D00198/2000_10/2000_10_AKGULM.pdf

bugün tarih bir psikoloji meselesi olmuştur. psikoloji ise, teşrih ve fizyoloji fenlerine istinad eder. eskiler bunu bilemezdi. lütfi efendi bunların isimlerini bile duymamıştı.
https://dspace.ankara.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12575/28555/2605.pdf

şu son senelerde yapılan anatomik araştırmalar ve klinik deneyler ile kanıtlandığı üzere, insanlar arasında “hafıza” adı altında bilinen yetenek, basit zekâ olmayıp birçok yeteneğin bileşiminden oluşmuştur: aslında genel olarak hafıza, kısmî, hususî veya diğer bir değişle mevziî birtakım hafızalardan başka bir şey olmayıp, bunların ise birbirine oranla hiçbir biçimde bağlılıkları yoktur.
http://www.akmb.gov.tr/userfiles/files/EskiErdem%20pdf/Erdem%2055.pdf

gülmenin son haddi ağlamanın başlangıcıdır ve bu insan fizyolojisinin bir sonucudur.
+
sözlükte “hoşlanma, zevk alma” anlamındaki lezâz (lezâze) mastarından isim olan lezzet genellikle fizyolojik veya rûhî ihtiyaç ve arzuların karşılanması, insanın çeşitli melekelerinin kendi yetkinliğine doğru ilerlemesiyle hissedilen zevki ve bir tür mutluluğu ifade etmek üzere kullanılmaktadır. elem ise sözlükte“acı ve ağrı hissetmek” mânasında mastar, ayrıca “acı ve ağrı” anlamında isim (çoğulu âlâm) olarak yer alır.
+
fahreddin er-râzî elemin mahiyetine ilişkin bir bahis açıp ilkçağın ünlü hekimi galen’e de göndermelerde bulunarak, elem olgusunu fizyolojik mi yoksa psikolojik bir olay mı olduğunu sorgular. ona göre bütün hekimler elemin nedeninin fizyolojik olduğu konusunda görüş birliği halindedirler. şöyle ki, elem yani insanın duyduğu acı sürekliliğin kesilmesiyle hissedilir. aşırı sıcağın veya ateşin vücuda acı vermesi sürekli olan normal bünyenin yani fizyolojinin dağılması ve kesintiye uğramasıyla ortaya çıkmaktadır. soğuklukta da durum böyledir. çünkü aşırı soğukluk bünyenin büzülüp içe çekilmesiyle süreklilik kesintiye uğramıştır. işte bu durum acının temel sebebidir.
http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/TEZ/40727.pdf

teşrih, tedavi ve fizyoloji sahasında nasıl ki tabib olmayanlar bahsedeınezse, dinde reformun gerekli bulunduğundan da din ilimlerine uzak kalmış bulunanlar bahsedemez yahut bahsetmemesi icabeder.
http://ktp.isam.org.tr/pdfdrg/D179164/2007/2007_ERBASA.pdf

islâm, bir zihin fantezisi olarak indirilmemiştir. bu bakımdan herhangi bir fizyolojik düşünce ile karşılaştırılması yersiz olur.
+
yirminci yüzyıl fakülte açısından farklı bölümlerin oluşmasında önemli bir aşamaya işaret eder. bugünkü binasına taşınmadan önce merton street’teki mütevazı yerinde, özellikle psikolojiden, fizyolojiye, modern dillerden, teolojiye kadar uzanan alanda felsefeyle ilişkili dersler ve seminerler verilmiş bunlara dair eserler basılmaya başlanmıştır.
+
üst fakültelerin teoloji, hukuk ve tıp fakültesi olarak bölümlendirilmesi devletin, halkın refah ve saadetini temin etme ve halkın üzerinde kalıcı ve güçlü etkiler bırakma arzusu ile ilgilidir. “halk, kendi refahını öncelikle özgürlük olarak değil, doğal ereklerin, yani aşağıdaki üç hususun sağlanması olarak düşünür: ölümden sonra mutlu olmak, toplumsal yaşamlarında mülkiyetlerinin yasalarla güvence altına alınması ve hayatın fiziksel tarafının tadını çıkarmak. bu ereklere sırasıyla teoloji, hukuk ve tıp fakülteleri karşılık gelmektedir. üst fakültenin bir üyesi olan teolog kendi öğretilerini akıldan değil, incil’den; hukuk profesörü kendi argümanlarını doğal hukuktan değil, yaşadığı toprakların hukuk sisteminden; tıp profesörü de tedavi yöntemlerini insan bedeninin fizyolojisinden değil, tıbbi uygulamalardan çıkartmaktadır. bu yönüyle üst fakültelerin temeli akıl değildir ve yine ironik bir ifadeyle “bu fakültelerin saygınlık statüsü aklın özgür oyunu tarafından zedelenemez.”
+
teoloji fakültesindeki bir profesör tanrı’nın varlığını incil’e dayanarak kanıtlayabilir; ancak bu profesör tanrı’nın incil aracılığıyla konuştuğunu aklen kanıtlayamaz, hatta buna ihtiyacı da yoktur, olmamalıdır da; zira bu husus felsefe fakültesinin bir konusudur. ya da bir hukukçudan, kamusal yaşamı güvence altına alan yasaların bizatihi hakikati ve hak ile olan uygunluğunu ispatlamasını ya da bunlara karşı aklın yöneltebileceği itirazlarından bahsetmesini beklemek haksızlıktır. son olarak diğer üst fakültelerin aksine yasalarını otoritenin emrinden değil de eşyanın doğasından alan tıp fakültesi dahi, insan sağlığı ile ilgili bir konuda devletin ilgi ve çıkarı ile hareket etmek durumundadır.
https://cdn3.beun.edu.tr/w3/kitaplar/3-akademidefelsefevedin.pdf

dershaneler, el işi sınıfı, çamaşır odaları, fizyoloji, bakteriyoloji ve kimya laboratuvarları tertemiz ve derli toplu. oturma odaları ve yemek odaları ise en titiz ev hanımlarını dahi kıskandıracak halde…
+
dergi öğretmenlere yönelik tasarlanmıştır. fakat ihtiva ettiği bilgiler başta anne babalar olmak üzere çocuk yetiştiren veya pedagojiyle ilgilenen herkese faydalı olacak niteliktedir. çocuğun gelişme aşamalarına, fizyolojisine ve psikolojisine yönelik çok sayıda bilimsel makaleye dergide yer verilmiştir. çocuğun hukuku ve toplumdaki konumuna dair yazılan makaleler de eğitimciler ve ebeveynler için oldukça faydalı bilgiler içermektedir.
http://acikerisim.fsm.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/11352/3031/Y%C4%B1lmaz%20Nurcan.pdf

şeyh hamdullah’ın sanatı, koyduğu estetik kaidelerin kesinliği ile özetlenebilir. o, yakût-ı muşta’ sımî ekolünün yazı kaidelerini ve estetik anlayışım ortadan kaldırarak yazıya yeni matematik ve geometrik ölçüler getirdi. onun yazısındaki sertliği tatlı bir görünüşe döndürdü. aklâm-ı sitte’ye dinamizm kazandırdı. yakût-ı muşta’sımî, anatomi yani yapı bakımından harflere oldukça güzellik getirebilmişti. fakat fizyolojik olarak (harflerin duruşu) bakımından eksikleri vardı. yazılarında kelimeler ile satırlar arasında tam bir birlik yoktu. kelimeler adeta dağınık bir görünüşe sahipti. şeyh hamdullah bu eksikleri tamamlamak suretiyle istikrarı sağladı.
https://dosya.diyanet.gov.tr/DYYSDosya/Dergiler/Ilmi/1999/ilmi_ocak_1999.pdf

kadın hakkında biyolojik, psikolojik, anatomik, bilgiye sahip olmadan tanımak gerçekleşmez. tanımadığımız bir cinsle olan ilişkimiz sağlıklı olamaz.
http://www.igdir.edu.tr/Addons/Resmi/announc/7323/workshop.pdf

somutluk olguların önemine çok değer verir ve nesnel verilerin uğruna bireyin özgürlüğünü bastırır. fakat bireyi hem fizyolojik uyaranlar hem de dış gerçekliklere zıt bile olabilen etkenler koşullandığından somutluk bu iç etkenleri nesnel verilere yansıtmayla sonuçlanır ve tıpkı ilkel örneğindeki gibi basit olgulara neredeyse batıl inançla saygı göstermeye neden olur. somut hissetmenin iyi bir örneği nietzsche’nin diyete ve moleschott’ın materyalizme (“insan ne yerse odur”) aşırı önem vermesidir.
+
jung’a göre mekanize edilemeyen alanlar olarak insan fizyolojisini oluşturan bileşenler ile bilinçaltı hala insani yönler olarak önemini korumaktadır. jung’un ruhsuzlaşmış bir ruhbilim olarak değerlendirdiği psikiyatri bilimine eleştirisi madde ile ruhun birbirine indirgenerek karışım halinde bulunan bir yapıda olmalarında değil, türlü psikiyatrik vakaların kaynağı olarak insanın fizyolojik yapısında bulunan hormonların, sinirlerin, salgı bezlerinin ya da beyinde meydana gelen yapısal değişikliklere bağlı sebeplerle anlaşılmaya çalışılmasına yöneliktir. jung insanın maddi yanına dair şeyleri (sinapslar, nöronlar, salgı bezleri, hormonlar, beyin) yadsımayıp kabul etmekle birlikte bilinçdışı kavramına dikkat çekmiş ve çözümün bilinçdışı faktörlere bağlı olduğunu söylemiştir.
http://acikerisim.kirklareli.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/20.500.11857/853/488503.pdf

lange’a göre cabanis filozof olarak materyalist değildir; sadece fizyolojiye materyalist bir temel kazandırmıştır.
+
moleschott’a (1822-1893) göre madde ve kuvvet birbirinden ayrılmaz ve bunların ikisi de ezelidir. bir hayvanbilimci olan vogt ise karaciğerin safra salgılaması gibi beynin düşünce salgıladığı fikri ile tanınmaktadır. genel bakış açısı fizyolojist rudolf wagner’e karşı polemik tarzındaki çalışmasının başlığı olan körü körüne inanç ve bilim (1854) “bir kömürcünün inancı ve bilim” olarak çevrilebilir.
+
osmanlı son dönem düşünürlerinden, materyalist bir tutum sergileyenlerin, darwin ve lamarck’ın teorilerinden etkilendikleri görülmektedir. bilimci ve ilerlemeci bir anlayışla vülgermateryalizmi savunan bu düşünürlerin dayanağı fizyoloji, biyoloji, antropoloji, jeoloji gibi evreni, canlıların yaşamlarını ve gelişim süreçlerini inceleyen bilimlerdir.
+
büchner, meseleleri fizyoloji ve bilim çerçevesinde açıkladığını iddia etse de metafizik yorumlara sıkça başvurmuştur.
+
büchner, “madde ve kuvvet” te maddenin ezeli ve ebedi olduğunu savunmaktadır. ona göre, fizyolojik bir zincirin sonucu olan maddenin varlığının, bir başlangıcı ve sonu yoktur. her madde başka bir maddeden, her varlık başka bir varlıktan meydana gelmiştir; yani madde ezelidir. tabiatta ki su döngüsü gibi döngüsel fizyolojik, kimyasal olayları ise maddenin ebediliğinin kanıtı olarak sunmaktadır.
+
ismail ferid’in eleştirileri, büchner’in kitabında üzerinde durduğu birçok fizyolojik temelli varlık açıklamaları ile metafizik bir varoluşun mümkün olup olmaması üzerinde şekillenmiştir.
+
ruh konusuna açıklama getirirken büchner, insanın hayvanla olan fizyolojik benzerliğinden yola çıkmaktadır. her ikisi de benzer fizyolojik yapıya sahip olduğuna göre ve insan hayvanın evrimle gelişmiş hali olduğuna göre ruh bakımından da aynı varoluşa sahip olmalıdır. büchner, eğer insanın ruhu ebedi ise hiç tereddüte yer yoktur ki, hayvanların ruhu da ebedidir, her ikisi de esas vasıfları itibarıyla aynı sonucu elde etmeyi hak etmiştirler; demektedir.
+
büchner için düşünce, madde olarak görebildiğimiz bir organik yapı gerektirmektedir. böylece düşünceye sahip, zeki, bedensiz bir ruh tasavvur edemeyeceğimiz görüşündedir. ona göre ruh, kendi kendini tanıtmaya muktedir olmadığından, birtakım organlarla müşterek bir halde bulunur. bu organlar ise cinsiyete, yaşa vs. göre değişirler, yani fizyolojik yapıya bağlıdırlar. bu sebeplerle, şahsi bir ebediyetin mevcudiyetini ve insanın cismen öldükten sonra ruhen yaşamaya devam edeceğini asla kabul edemeyiz.
+
kanaatimizce büchner, ruhun varlığına inanmak için değişmeyen, yok olmayan, fizyolojik değişkenlere bağımlı olmayan, ancak fiziksel olarak da varlığını duyularımızla algılayabileceğimiz bir şey aramaktadır. burada büchner yine materyalist anlayışını bilimcilikle ortaya koymaktadır. bilimsel olarak ruhun fizyolojisini görmediği için onu inkar etmektedir.
+
i. ferid, büchner’in ruh anlayışını, maddeyi bir araya getirdiğimizde ruha sahip bir varlığı elde edemeyeceğimizi söyleyerek eleştirmektedir. mutlaka, bizim fizyolojik gelişim gibi gözlemleyemeyeceğimiz bir yaratılış süreci söz konusudur. i. ferid’e göre, yalnız bu unsurun fosfor, kükürt, demir vs. gibi maddelerden oluşmasının neticesinde “hayat” ve “ruh” denilen hakikati meçhul bir şey meydana gelip, bu oluşumun üreme fiilini gerekleştirmeye bile başladığı iddiasını onaylayamayız.
+
i. ferid için hayat “ruh” un olduğu yerde vardır; fizyolojik, biyolojik varlığı ikinci plandadır. büchner’e göre fizyolojik varlığın kendisi zaten hayat sahibidir, “ruh” a ihtiyacı yoktur. organikler, inorganiklerden oluşabilme yetisine sahiptir.
+
burada bir tabiat kanunu söz konusudur. ancak, büchner’in söylediği gibi bu tabiat kanununun bir yaratıcı kudrete ihtiyaç duymadan devam ettiğini söylemek ise farazidir. fizyolojik, biyolojik vs. süreçlerin tanrı’nın yaratma kanunları olmadığını nasıl kanıtlayabiliriz? nitekim, islam anlayışına göre biz bu süreçleri, allah’ın yaratma adetleri olarak bilmekteyiz.
+
büchner, fizyolojinin çıkarımları ile evrim teorisine dayanan bir materyalizm geliştirmiştir. bu görüşler mekanist maddeci bir varlık-evren-tanrı anlayışını beraberinde getirmiştir. bu anlayış bilimci kaba materyalizm, vülgermateryalizm olarak da adlandırılmaktadır.
https://acikerisim.erbakan.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12452/3461/10145070.pdf

düşünce beyinde eğleşmez ya da beynin hükümdarı değildir, düşünce beynin öteki yarısı ya da öteki yanı vb. değildir; o bir ürün ya da hatta fizyolojik bir işlev değildir, ya da beynin herhangi bir durumu da değildir.
+
tasarımlar, beynin (fizyolojik, ruhsal psiko-fizik) işlevleri değildir.
+
duyumlar “beynin ruhsal işlevleri” değildir.
+
güneşin yeniden doğmasını ebedi olarak görmemiz gibi, aynı değişmezlikle, fizyolojik olarak bencil ve materyalist kalıyoruz. ama hiç bir şekilde, teoride, bu anlayışla yetinmemeliyiz.
https://www.e-skop.com/images/UserFiles/Documents/Editor/Materyalizm_Ve_Ampiryokritisizm_Vladimir_Ilyich_Lenin.pdf

osmanlı devleti’nin batı modernitesiyle karşılaşmasının yarattığı beklenmedik bir sonuç olarak, 19. yüzyıl ortalarında osmanlı entelektüel çevrelerinde benimsenen vülgermateryalizm felsefesi, bilimin bilhassa deneylere dayalı doğa ve tıbbî bilimlerin karşı konulamaz üstünlüğünü savunarak her türlü felsefik düşünce hareketine ve özellikle dine savaş açmış, osmanlı entelektüel çevrelerinde etkili olduğu zaman bir anlamda vülgerliğini kaybederek popüler ve derin bir düşünce hareketi kimliği kazanmıştır. bu felsefenin batı dünyasındaki popülerleştiricileri ise başta alman düşünür ve hekimi ludwig büchner olmak üzere isviçreli düşünür carl vogt ve alman fizyoloji bilgini jacop moleschott’tur.
http://acikerisim.deu.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/20.500.12397/6975/342350.pdf

osmanlı modernleşmesi’nde toplum karşısında özneleşmek; mekteb-i tıbbiye ve içtimai tabip geleneği
+
öte yandan ittihat ve terakki’nin fikri kökenlerinin biyolojik materyalizme ilişkili olduğu ve bu ilişkinin askeri tıbbiye’ye dayandığı bilinen bir durumdur. tıbbiye’de anatomi dersleri 1841’den itibaren alınan izinle kadavra üzerinde yapılıyor, kadavra olarak kasımpaşa tersanesi’ndeki erkek kürek mahkûmlarının, daha sonra esir pazarında hastalanarak ölen zenci kadın ve erkek kölelerin cesetleri kullanılıyordu. gerek bernard gerekse spitzer’in etkisiyle ve sultanın emriyle, hapishanede ölenlerin cesetleri, hatta 1846 nisan’ında iki zenci köle kadının cesetleri galatasaray mekteb-i tıbbiye-i adliye-i şahanesi’nde teşrih edilerek anatomi ve patolojinin cesetler üzerinde öğrenilebilmesi mümkün olabilmiştir. avusturya’dan getirilen dr. bernard ile birlikte mekteb-i tıbbiye-i adliye-i şahane’deki tamamen teorik olan öğretim terk edilmiş̧, dr. bernard, ve arkadaşları tarafından poliklinik, diseksiyon, otopsi çalışmaları başlatılmıştı. dahiliye ve hariciye derslerini bizzat dr. bernard veriyor, ayrıca kaleme aldığı kitapları okutuyordu. dr. bernard görev yaptığı beş yıl içinde biri türkçe’ye de çevrilen dört fransızca kitap yazdı.
+
bütün bunların sonucunda tıbbiye öğrencileri kendilerine okutulan derslerin icabı olarak, hayatı allah’ın iradesinin bir ürünü olmaktan çok biyolojik ve fizyolojik süreçlerin bir sonucu olarak görmeye başlamışlardı. nitekim biyolojik materyalizmi dinsel dogmaları yıkarak toplumu ileri götürecek bir itici güç olarak benimsemişlerdi. diğer yandan dinsel bilgi anlayışı ise modernliğinin taşıyıcıları için geçmişe ait ve etkisinin azaltılması gereken arkaik bir varsayıma dönüşecekti. kutsal olanın arka plana itildiği ve modern olanın ihtirasla talep edildiği bu anlam dünyası, doğal müttefik olarak pozitivist bilim ve tarih anlayışını buldu. nitekim söz konusu bu yaklaşım; “bilim her şeyin üzerindedir”, “günümüz insanının bilimden başka hiç bir şeye ihtiyacı yoktur”, “madde sonsuzdur”, “ne kadar fosfor o kadar düşünce”, “insan dindarlaştıkça kültür ve bilgiye daha az ihtiyaç duyar” benzeri sloganlar üretti.
+
bir “içtimai tabip” örneği olarak abdullah cevdet
“devletin ve toplumun kurtuluşunu” halkı eğitmekte arayan, pozitivist aydınlanmacılığın öncü figürü, kuleli askeri tıbbiye ve mekteb-i tıbbiye’den mezun olan abdullah cevdet, 1889’da tıbbiye öğrencisi iken ibrahim temo, ishak sukuti, mehmet reşit ve hikmet emin ile birlikte daha sonra ittihat ve terakki cemiyeti adını alacak olan ittihad-ı osmani cemiyeti’nin kurucuları arasında yer alır.
+
le bon halkın aslında hiçbir şekilde toplu olarak toplumla ilgili konularda doğru kararları bulamayacağına inanıyor ve bu görevi tıpkı abdullah cevdet’in düşündüğü gibi biyolojik bir seçkin ya da seçkinler grubunun yerine getirebileceğine inanıyordu.
+
biyolojik materyalizmi, dinsel dogmaları yıkarak toplumu ileri götürecek bir itici güç olarak benimseyen tıbbiyeliler siyasal sistemden en çok rahatsız olanlardı. biyolojik anlamda materyalizmin toplumun gelişmesi yolunda itici bir rol oynaması yolundaki düşünceleri konusunda abdullah cevdet’i en çok etkileyen ise vogt ve moleschott ile ludwig büchner’in madde ve kuvvet kitabı olmuştu.
+
abdullah cevdet örneğinde de olduğu gibi doktor olarak yetiştikleri için “hayat” adı verilen süreci, kimyasal, fiziksel, biyolojik değişmelere, “maddi” etmenlere bağlıyorlardı. abdullah cevdet için “hayat taazzuv ve tenasül ile muttasıf alamat-ı kimyeviye ve fizikiyeden ibaret” idi. dolayısıyla geldikleri nokta, doktor-hasta ilişkisinden hareketle, devlet hasta ise ancak devlet adamı hastayı iyileştirebilirdi, jön-türkler bu açıdan “içtimai tabip” rolüne bürünecekti. başka bir deyişle tıbbiye’de aldığı eğitimin etkisiyle toplumsal ve politik sorunları, bir hastayı tedavi eder gibi ele alınabileceklerine inanmaktadır. dolayısıyla fenin ve bilimin çözemeyeceği sorun yoktur.
+
toplumu “yaratılacak bir elit”in yönetmesini doğal ve zorunlu gören abdullah cevdet bu görevin biyolojik üstünlüklere haiz olan “deha”lar grubunca yerine getirilmesinin en iyi çözüm olduğu sonucuna varır. eğitim ise bu dehaların bulunmasını kolaylaştıracak, kabiliyetlerini geliştirecek ve halkın denetleme yeteneğini artıracak bir araç olarak kabul edilmektedir.
+
türk romanında içtima tabip temsilleri
reşat nuri’nin gökyüzü romanında ismi belirtilmeyen “anlatıcı doktor” tıbbiyelidir. yakup kadri karaosmanoğlu’nun bir sürgün adlı eserindeki doktor hikmet de tıbbiyelinin genel özelliklerini taşımaktadır. samiha ayverdi’nin batmayan gün romanındaki doktor kerim’i, halide edip adıvar’ın tatarcık romanının hasan’ı tıbbiye’de eğitim alan karakterlerdendir. bunların yanında orhan pamuk’un cevdet bey ve oğulları adlı eserindeki nusret karakteri, dönemin aydının özelliklerini yansıtması bakımından değerlidir. ayrıca sesiz ev adlı eserinde orhan pamuk, jön türk geleneğinin temsilcisi mekteb-i tıbbiye kökenli selahattin darvınoğlu ismini uygun bulmuştur. kemal tahir’in çeşitli eserlerinde yer alan doktor münir ise, kendi kuşağına karşı eleştirel olabilmiş bir karakter olarak kendi döneminin olayları ile ilgili önemli analizlerde bulunur. ayrıca kemal tahir romanlarında ittihat ve terakki cemiyeti içinde yer almış tıbbiyeli gerçek karakterlere de yer vermiştir. mehmet celal’in isyan adlı eserinin kahramanı askeri tıbbiye’de okuyan vedat’tır. peyami safa’nın mahşer romanda “tıbbiyelilerin elebaşısı” olarak yer alan “deli doktor”, zeki mesut aslan’ın mustafa’nın romanı eserindeki cevdet karakteri de tıbbiyelidir. ahmet hamdi tanpınar’ın mahur beste romanındaki doktor refik jön türk hareketi içinde yer almaktadır. doktor refik’in jön türk macerasının sonucu sahnenin dışındakiler ve huzur romanlarında ortaya çıkar. bunların yanında atilla ilhan’ın sırtlan payı romanında yer alan doktor hayrullah jön türk hareketine mensup bir tıbbiyelidir.
+
tanrının varlığı üzerinde yoğun tartışmaların yapıldığı ve bu tartışmaların genellikle, biyolojik materyalistlerin zaferiyle sonuçlandığı mekteb-i tıbbiye’nin siyasal muhalefet merkezi olmasının temel nedeni de materyalizmi benimsemelerinden dolayı içinde yaşadıkları toplum değerleri ile korkunç bir çatışmaya düşen bir “tipi” ortaya çıkartmasıdır. kuşkusuz bu “tip”in toplumu tamamen bir din-bilim çatışmasının ortaya çıkarttığı denge olarak algılamaktadır. bu durumun bir yansıması olarak eserdeki doktorların tamamı tıbbiye’deki eğitimden dolayı ateisttir, fenne karşı sarsılmaz güvenleri vardır.
+
mekteb-i tıbbiye’de bir yandan testü’nün teşrihini, gano’nun fizğini ezberlemekten, öbür yandan karmakarışık bir surette volter’i, ogüst kont’u, o zaman piyasasında büyük sürümü olan bühner’i anladım sanarak okuyordum.
+
hepimiz hiçlik’e batacağız fatma.. zavallı körler! uyuyorlar! yataklarına girmişler; yorganlarına sarılmışlar, ahmaklıklarının huzur dolu uykusuna gömülmüşler mışıl mışıl uyuyorlar! bütün doğu uyuyor. köleler! ölümü öğretip bu kölelikten kurtaracağım onları…
+
mülki tıbbiyeden de, askeri tıbbiyeden de çıkanların akıllısı ihtilalci, aptalı doktor olurdu.
https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/935678

tüm hastalıklar kontrol edilebilir ancak tüm hastalıklar eradike edilemez.
http://cdn.istanbul.edu.tr/FileHandler2.ashx?f=9-hastaliklarla-mucadele.pdf

sağlıklı yaşam tarzı, ağır hasta olma ya da erken yaşta ölme riskini azaltan yaşama biçimidir. tüm hastalıklar önlenebilir değildir; ancak özellikle kalp hastalıkları ve akciğer kanserine bağlı olanlar olmak üzere ölümlerin büyük kısmından kaçınılabilir.
https://sbu.saglik.gov.tr/Ekutuphane/kitaplar/t13.pdf

ülkelere ve kıtalara hızla yayılan covid-19, kelimelerle tarifi zor acılara, toplumsal sorunlara ve ekonomik hasara neden oldu. kriz daha önce görülmemiş bir hızla yayılsa da yeni koronavirüs aslında, ebola, aids, sars, kuş gribi ve domuz gribi gibi son yıllarda ortaya çıkan bir dizi hastalığın son örneği. tüm bu hastalıkların ortak özelliği hayvan kaynaklı olması. doğanın insanlar tarafından aşırı sömürülmesinin yeni hastalıkların yayılmasının arkasındaki etkenlerden biri olduğuna dair kanıtlar da her geçen gün artıyor.
+
son zamanlarda ortaya çıkan tüm hastalıklar arasında, yaban hayatı kökenli zoonozlar, dünya nüfusunun sağlığına yönelik en önemli tehditlerden biridir.¹¹bugüne kadar bilinen insan hastalıklarının dörtte üçü diğer hayvanlardan gelmektedir ve yeni görülen hastalıkların %60’ı yaban hayvanlarından bulaşmıştır. zoonozlar her yıl yaklaşık bir milyar hastalık vakasına ve milyonlarca ölüme neden olurken bunun insanlık için doğurduğu sonuçları hesaplamak mümkün değildir.
+
bu hastalıklar aynı zamanda bazı bölgelerde kalıcı yoksulluğu önemli ölçüde körükleyen ağır bir sosyoekonomik etkiye sahiptir. dünya bankası, sadece altı zoonotik hastalığın ekonomik yükünün 12 yılda 80 milyar abd doları olduğunu tahmin ediyor.
https://iskid.org.tr/wp-content/uploads/2020/04/doann_yok_oluu_ve_pandemilerin_yukselii-s%C4%B1k%C4%B1%C5%9Ft%C4%B1r%C4%B1ld%C4%B1-1.pdf

hayvan beslemenin nihai ürünü dışkı ve gaz üretim potansiyeli
https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/212038

tavuk dışkılarından kaynaklanan sorunlar ve başlıca çözüm yolları (derleme)
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/544058

yalıların, köşklerin, hanedan saraylarının toplandığı bu eşsiz köşede şimdi pislik kol geziyor
https://core.ac.uk/download/pdf/38302572.pdf

hayvan dışkısı analizi ile ekonomik kayıplarınızı engelleyebilir ve sürdürülebilirliğe katkı sağlayabilirsiniz!
https://www.trouwnutrition.com.tr/contentassets/5ad87435a1d34111bb0d24d2c5a878b9/nir-katk-servisler/katki-servis_aralik-nirline.pdf

fabrika yemlerinin hayvanların temizliği ve helâlliğine etkisi
http://ilahiyat.kilis.edu.tr/dergi/7baysa.pdf

“dışkı” tiksinti verici ilk algısıyla nasıl kutsalın kabul görmüş sorunsuz anlamını tahtından eder ve onu yeniden kavramamıza neden olur.
+
“dışkı” ile “kutsal”ın aynı kökten çıktığını görmekle karşı karşıya bırakılmak…
+
pisliğin mekanı artık karanlıktır.
+
pisliğin karşısına artık uygarlığın temizliği konulur.
+
insan kendi doğum izlerinden tiksinen, utanan tek hayvandır.
+
antropolojik araştırmalarda da bulgulanan olgu, bize şaşkınlık verecek derecede doğum ve adet görmenin dehşet yaratmış olduğudur.
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/651144

kapitalizm pisliğin gücüdür.
+
sertleşmiş penis, yumuşak ve kanlı, şeylerin alışılmış düzeninin yerine geçer.
+
güneş, şimdi görkemini ölümden alarak varlığını gecenin pis kokusuna gömer.
+
fayda, çalışma ve üretim gözeten toplumsal yapının artıklarıdır.
+
diğer yandan labirent anatomik olarak en yumuşak ve kemiksiz yere, karın boşluğuna, bütün bağırsakların toplandığı, dışkı ve idrarın birikim alanına iliştirilmiştir. elbette karın boşluğunun hemen altında bir kafatasının ziynet olarak yerleştirildiği üreme organı göze çarpmaktadır. çekicilik ve tiksindiricilik labirent ve hazine/anı olarak saklanan kurukafayla bütünleşmekte; tabuların korunup devam ettirildiği rasyonel baş kesilip atılmaktadır.
+
ortaçağda… dini olmayan tek bir bayram vardı: bu, deliler bayramı denen bir bayramdı.
+
iğrenç sapkındır, çünkü bir yasağı, bir kuralı ya da yasayı ne terk eder ne de kabul eder; ama onların yolunu değiştirir, onları yanıltır ve yoldan çıkarır; onları daha iyi yadsımak için kendi hizmetine koşar ve kullanır.
http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/TEZ/ET001154.pdf

anne ve çocuk birbirinin “zilleti”dir.
+
sınır pis işlerin döndüğü, insanların kaçak yollarla girmeye çalıştığı, böylece metaların ve canlıların sürekli dâhil edilip dışlandığı, içerisi ile dışarısı arasındaki farkın muğlaklığının yüzeye yansıdığı, alanlardır.
http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/TEZ/ET001262.pdf

burjuva işçiyi pislikmiş gibi düşünür.
+
dışkı ve idrarla, artıklarla dolu olan bağırsaklarla temsil edilen bir labirenttedir kişi.
+
çocuklara öğretilmesi gereken pislik ve dışkı korkusudur; çünkü ahlak ve toplumsal konum temizlikle ilişkilidir, hem metaforik olarak hem de gerçekten.
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/720015

dünya mel’undur.
+
dünya bir leştir.
+
dünya, dışı güzel şuh bir kadın, içi çirkin bir kocakarı gibidir.
+
dünya allah’ın düşmanıdır.
http://acikerisim.ybu.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/123456789/1288/abdullah_yargi_tez.pdf

tavşanlarda hastalıklı bir huzursuzluk hâli görülmekte, kendi pislikleriyle beslenmeye başlamakta ve kısırlaşmaktadırlar. tavşan, söylentiye göre doğuştan “rahatsız” ve “uyumsuz” bir hayvandır.
https://avys.omu.edu.tr/storage/app/public/engin.yurt/64371/Simulakrlar%20ve%20Simulasyon,%20s.%2013-70.pdf

her şeyin tüketildiği bu toplumsal yapıda göz ardı edilen bir husus vardır: çevre. zamandan hız kazanmak için veya modası geçtiği için kullanılıp çöpe atılan her şey çevreye atık olarak geri döner. yapılan her alışveriş çevreye bir yüktür. tüketen sınıf, aşırı tüketmeye devam ettikçe, eko-sistemin dengesi bozulacak, küresel ısınma artacak, buna bağlı olarak su kaynakları azalacak ve deniz seviyesi yükselecektir.
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/965228

üstelik sadece bu değil. dünyada sahip olduğumuz mallar, çocuklar, kadınlar, kariyerimiz; kısacası sahip olduğumuz her şey bize sadece dünya hayatının olduğu fikrini verdi ve dünya sevgisini aşıladı. dünya sevgisi ise bütün pislikleri beraberinde getirdi. içerisine daldığımız pislikler… oysaki bunlar bala bandırılmış bir zehir yumağından farkı değildi.
+
kim, allah’a iman ederek ve onun vaadini tasdik ederek allah yoluna bir at vakfederse, o atın yediği, içtiği, dışkısı ve idrarı kıyamet gününde sahibinin mizanına konulur.
https://darulilim.org/wp-content/uploads/2018/02/ilimdergisi18.pdf

hz. peygamber’in soy sopla övünüp ırkçılık yapanların / asabiyet davasına düşenlerin allah nezdinde, en büyük zevki ve gıdası dışkı olan, temiz kokudan mesela gül kokusundan bayılan ve ancak pislik kokusuyla kendisine gelebilen mayıs böceğinden daha değersiz olduğunu bildirmesi, cezalarını da cehennemde kömür olmak şeklinde haber vermesi manidardır.
https://itunesu-assets.itunes.apple.com/itunes-assets/CobaltPublic/v4/ed/50/43/ed5043c6-d7f9-79c2-28d6-d8044c8ed43a/dcf9ec321dffad4386784f01b76817b58b4faaa69d681115b2f34244a1af18d8-22421265241.pdf

soğuk su işkencesi, kışın buz üstünde çıplak sürtünme, kışın karda havalandırmada çıplak volta attırma, uzun süre ayakta bekletme, uykusuz bırakma, uyutmama, suya-lağıma batırma, insan dışkısıyla dolu hücrelerde tutulma, cezaevinde ölüme tanık olma, hastalığı tedavi etmeme / ettirmeme, el falakası, meydan dayağı, ayak falakası, köpek saldırtma, itirafçılığa zorlama, konuşma-bakma yasağı, işkence sesi dinletme, işkence izletme, görüş yerinde ailelere işkence, avukat görüşüne gidiş/dönüş ve görüş yerinde işkence, esas duruşta yatmaya zorlama.
+
pis su içmeye zorlama, pislik / dışkı yedirme, yemeklere fare ve insan pisliği atma/yedirme, bulaşıcı hastalığa maruz bırakma, elektrik verme, askı işkencesi, cinsel tacizde bulunma, makattan cop-şişe-odun sokma, tecavüz tehdidi, tutukluların birbirlerine taciz ve tecavüze zorlanması.
+
işkence ve baskı öncelikle dile yöneltiliyor. marş ezberleme, kürtçe yasağı çokça dile getiriliyor. ancak dilden yoksunluk, yiyecekten, içecekten, giyecekten yoksunluk, pislikle iç içe yaşamak, bedensel ve cinsel işkenceyle de birleşince sadece kürtlüğe değil insanlığa da yöneltilmiş oluyor ve devlet adeta canavarlaşıyor.
https://bianet.org/files/doc_files/000/000/370/original/111203-DC-Sempozyum_Sunum_%C3%96zetleri.pdf

alerjik astım: alerjik astım, polenler veya hayvan dışkısı gibi alerjenlere karşı alerjik bir tepki olarak tetiklenir. kişide alerjik astım varsa, muhtemelen alerjik rinit, saman nezlesi, egzama da gözlenebilmektedir. allerjik astım genellikle ilkbahar ya da sonbahar başlarında kişileri etkilemektedir.
+
esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.
https://www.antalyaeo.org.tr/Resim/Upload/dozaj-4-web.pdf

gazetecinin işi, hak gazeteciliği ve insan hakları
+
medya pis bir çarkın üstünde dönüyor ama gazeteciliği küçümseme. bağımsız medya yeni kuşakla birlikte bağımsız bir güç haline geliyor.
+
ne var ki omelaslıların bu eşsiz mutluluğu, “omelas’ın güzel kamu binalarından birinin bodrumunda, belki de ferah evlerden birinin mahzeninde” kapısı kilitli, penceresiz odada, yerde oturan çocuğa bağlıdır. üç adım boyunda, iki adım enindeki bu penceresiz odanın kapısı kilitli ve pislik içindedir, her yerden örümcek ağları sarkmaktadır.
+
sürekli dışkısı üzerinde oturduğundan kalçaları ve baldırları pişik ve yanık izleriyle dolu.
http://openaccess.maltepe.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12415/401/10219728.pdf

devlet güçlerinin, bu yirmi gün süre boyunca girdikleri evlerde kanepelere, yatak ve yorganların içerisine, yemek tabakları ve tencerelerin içerisine, kapı önlerine dışkılarını bıraktıkları yine tanık ifadelerine yansımıştır.
+
hani her türlü rezillik, her türlü pislik yapılmış. akvaryum vardı, içinde canlı balık vardı ve sen akvaryumu kır balıklar ölsün içinde [diye] ya.
+
tamam, savaşlar olabilir. insanlar anlaşamaz, kavga edebilirler, ama savaşın da bir ahlakı vardır. savaşlarda insanlar öldürülür, evler yıkılır, ama eğer insanların yattıkları yataklarının üstüne gidip dışkı yaparsa, bu kabul edilemez. vahşet kabul edilemez. bu vahşet kabul edilemez. kedileri öldürüp, insanların içtiği suların içine atarsan bu kabul edilemez.
+
aihm önüne de taşınan davalar arasından belki de en bilinir olanı, cizre’nin yeşilyurt köyü sakinlerine dışkı yedirilmesi davasıdır.
+
köylüleri toplayıp meydana götürdüler, tuvaletten dışkı getirip köylülere verdiler. kadınları, yaşlıları ve hocaları ayırdılar. 20-45 yaş arası erkekleri aldılar.
https://www.hdp.org.tr/images/UserFiles/Documents/Editor/HDPCizreRaporuTanikliklar.pdf

tora’ya göre ordugâh da mabet gibi, tanrı’nın halkı arasında olup onlara destek olduğu kutsal bir mekândır ve bu mekân savaş nedeniyle yaygınlaşabilecek tüm pislik ve kötülüklerden korunmalıdır ki tanrı yakışıksız bir şey görüp orduyu terk etmesin.
http://earsiv.ebyu.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12432/3936/Doktora%20Tez.pdf

iktidar partisinden bir belediye, göstericilerin yoluna tonlarca dışkı, pislik dökerken diğer bir belediye, kamplardan birinin suyunu kesti.
https://content.chp.org.tr/file/66063.pdf

‘tarihsel geçmiş duygusunun yitirilmesi’, ‘şizoit kültür’ , ‘dışkı kültürü’, ‘gerçekliğin yerini imajların alması’, ‘simülasyonlar’, ‘zincirinden boşalmış gösterenler’ vb. nosyonlarla dolu, bir gevşek kavramsal karmaşa görürüz…‘postmodern’ teriminin henüz üstünde anlaşma sağlanmış bir anlamı yok – terimin türevleri olan postmodernlik, postmodernite, postmodernleşme ve postmodernizmden oluşan terim ailesi sıklıkla kafa karıştıran ve birbirinin yerine geçebilen tarzlarda kullanılıyor.
+
düzen doğru şeylerin doğru yerde bulunması anlamına gelir. neyin nerede ‘doğru’ olduğunu (yani orada olmaya hakkı olduğunu) ve neyin ‘yersiz’ olduğunu saptayan sınırdır. banyo gereçleri mutfaktan, yatak odasına ait şeyler oturma odasından, sokaktaki şeyler ev içinden uzak tutulmalıdır. yağda yumurta kahvaltı tabağında iştah açıcı görünebilir ama yastığınızın üzerinde asla. cilâlanıp parlatılmış ayakkabılar güzel görülür ama yemek masasında değil. yerinde olmayan şeyler pis sayılır. istenmeyenin ortadan kaldırılmasına ‘temizlik’ diyoruz. tabakları dolap raflarına kaldırırken, yerleri süpürürken, sofra kurup yatakları toplarken düzenin korunması ya da sağlanması için uğraşıyoruz.
+
tüketici, insana prestij kazandıran yani onun varlığını anlamlandıran ve onu bir tüketimden diğerine yollayan tüketim sistemi içindedir. tüketim sistemi, tüketicideki haz duygusunu reklam, moda gibi araçlarla tüketime tetikleyici koşullandırmalar yaratarak tüketim döngüsünü sürekli kılar. bu yoğun tüketim sonucunda baudrillard’a göre “çöp sepeti uygarlığı” diğer bir deyişle “dışkı kültürü’’ oluşur. zira tüketici bireyin doğasındaki sınırlılıklar, yeni bir tüketim için alan açılmasını zorunlu kılar. böylece her tüketim aslında tamamlanmadan ‘artık’ haline gelerek çöp uygarlığının iyice büyümesine yol açar. baudrillard, tüketici insanının bu tüketim ağında tüketip attığı şeyle tanımlanabileceğini söyler: bana fırlatıp attığın şeyi söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim!
+
kirli, pis, hastalıklı olan yabancılar, ötekiler kısaca bahçede temizlenmesi gereken yabani otlar olarak görülen insanlar, modern devlet ideolojisinin, düzenli, hijyenik yani homojen bir toplum hedefine kavuşmasının önünde gördüğü engellerdir.
+
bulundukları ya da atıldıkları yer bir bakıma tüketim toplumu çöplükleridir diyebiliriz. zira tüketim toplumu bauman’ın deyişiyle, “fazlalık ve çöp ekonomisi”ne dayanır ki bunun için “[f]abrika avlularından her gün iki tür kamyon yola çıkar. kamyonların bir kısmı depoları ve mağazaları, diğerleri ise çöplükleri hedef alır.” kısaca, bu topluma ‘çöp uygarlığı’ diyebiliriz ve bu uygarlıkta yoksulların hiçbir değeri bulunmasa da atıkları temizlemeleri açısından bir işlevleri vardır (yoksulların çoğunlukla “gıda endüstrisinin öğütücüleri” ya da “temizleyicileri” olarak görülmeleri de bu bakımdan ayrı bir trajedidir).
+
gündelik hayatın küçük fakat sayısız tuzak ve pususu halinde çözülüyordu. artık ölüm kapıyı yağlı fast-foodlarla, zehirli yumurtalarla, bol kolesterollü yiyeceklerle, prezervatifsiz seksle, sigarayla, astım yapan bakterilerle, ‘gördüğünüz pislik ve görmediğiniz mikroplarla’, kurşunlu benzinle ve kurşunsuz ve dolayısıyla da temizlenmemiş dumanla, floridli musluk suyu ve floridsiz suyla, çok fazla ve çok az egzersizle, fazla yemek ve fazla diyetle, çok fazla ozonla ve ozon tabakasındaki delikle çalıyordu.
+
aylak, turistin alter ego’sudur (öteki ben’idir). tıpkı yoksulun zenginin alter egosu, vahşînin medenînin alter egosu, ya da yabancının yerlinin alter egosu olduğu gibi. bir alter ego olmak demek, bütün dile getirilemeyen önsezilerin, ağza alınamayan korkuların, gizli öz-itirazların ve düşünülemeyecek kadar dehşetli suçların atıldığı çöp tenekesi olarak hizmet görmek demektir. bir alter ego olmak demek, en özel şeylerin kamusal bir teşhiri olarak, kamusal ayinlerle defedilen bir iç şeytan olarak ve bastırılması mümkün olmayan her şeyin kendi şahsında yakıldığı bir resim olarak görev yapmak demektir. alter ego, arınmış egonun üzerinde parlayacağı karanlık sinema perdesidir.
https://atauni.edu.tr/yuklemeler/669ab9e9ff32c2ca0f9a3c70aa28a6a8.pdf

baudrillard’ın simülasyon kuramı üzerinden francis bacon’ın papa resimlerindeki “kötü” imgesi’ne bir bakış
http://tez.sdu.edu.tr/Tezler/TS02863.pdf

antikor üret(e)meyen toplumun tehlikeleri: aıds,. kanser, elektronik virüsler ve terör
https://cdn.istanbul.edu.tr/file/1CD58DF90A/C486C966DB6A4CB9AC23440AD7B32175?doi=10.17064/i%C3%BCifhd.80392

postmodern dönem sanatında şiddet ve ironi kavramlarının yarattığı şizofrenik açılım
https://acikerisim.deu.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12397/9866/186255.pdf

abject art ve güncel bir sergi: gelatin; vorm- fellows-attitude
https://www.sosyalarastirmalar.com/cilt11/sayi60_pdf/3sanat_sanattarihi_arkeoloji_mimari/sisci_funda.pdf

amidalı aetius ve çocuk sağlığı ve hastalıkları üzerine bir değerlendirme
http://www.cshd.org.tr/uploads/pdf_CSH_1575.pdf

okullarda şiddet, akran zorbalığı gibi davranışların önlenmesine yönelik önlemler alınmadığı takdirde, toplumsal barış kültürünün oluşması için hiçbir tohum ekilmemiş olduğunu söylemek mümkündür.
https://www.aydin.edu.tr/tr-tr/arastirma/universite-yayinlari/akademik-sureli-yayinlar/Documents/Ayd%C4%B1n%20%C4%B0nsan%20ve%20Toplum%20Dergisi%20Say%C4%B1%203.pdf

doğa kirliliği probleminin ahlak kirliliğiyle birlikte ele alınmasının sebebi, ahlak kirliliğinin doğa kirliliğinin oluşmasında etkili olduğu gibi ekoeleştirinin çalışma alanlarından olan çevre etiği kavramıyla da ilişkili olmasıdır.
+
ruskin “ingiltere’de her bir nehrin bataklığa dönüştüğünü ve bu sebeple her bir ingiliz bebeğin yüzünü yağmura tutmadıkça pis bir suyla vaftiz edildiğini ve o yağmurun bile kirli” yağdığını belirtir.
+
pis, kimyasal gazlarla [havaya] ve şehir adını verdiğiniz iç içe geçmiş ve zehirli duman ve hayvanların çürümesinden kaynaklanan efluviyum ve iltihaplı hastalıkların getirdiği mikroplu havanın karışımı kötü kokuların gökyüzüne yükseldiği bir laboratuvardan pek de farklı olmayan berbat yerlere zarar veriyorsunuz.
+
william blake; şiirlerinde dumanı hoş bahçelere zarar veren şehirlerden, kulelerden yakınırken shelley; su kirliliğinden, kalabalık şehirlerin kötü kokusundan şikâyet etmiştir.
+
percy shelley ise “cehennem londra’ya çok benzer/kalabalık ve dumanlı bir şehir” diyerek yine londra’daki hava kirliliğine dikkat çekmiştir.
+
bu dönemin londra’sında yaşayan blake; güvenilir içme suyuna ve sağlıklı koşullara sahip olmayan evlere ve fabrikalara; mikrop, pislik ve hastalık taşıyan sokaklara; şehrin karmaşasına, gürültüsüne, kirliliğine ve artan bulaşıcı hastalıklarına şahit olmuş ve pek çok şiirinde bu sorunlara değinmiştir.
+
evelyn’e göre londralılar hem “bu cehennemi andıran duman tarafından istila ediliyor” hem de bu dumanın bedenlerine verdiği zarardan dolayı “sağlığını ve saadetini” kaybediyorlardı.
+
milton ve shakespeare eserlerinde cehennemi, kömür dumanının verdiği hava kirliliğiyle kaplanmış bir yer olarak tasvir etmişlerdir.
+
bu felaket dış güçlerden ya da düşmandan değil ingiltere’nin kendi karmaşık makinelerinin “yaldızlı çarklarından” “ateş dumanı çıkaran” ve cehennemi andıran dökümhanelerden ve maden ocaklarından gelmektedir.
+
şiirin genelinde şeytani imgelerle cehenneme benzetilen fabrikaları cennetle özdeşleştirilen ingiltere’nin doğal yaşamıyla kıyaslayan barrett browning, çocukların maden ocaklarıyla, fabrikalarla dolu kenti terk ederek çayırlara ve kırlara gitme arzusu içinde olduğunu ifade eder.
+
şiirde nehir endüstriyel kirliliğe ve çöplerin atılmasına maruz kalmıştır.
+
yasaya göre çöpler kent dışına taşınmazsa “hava… çok kötü bir biçimde kirlenip kokuşur ve her gün yeni yeni rahatsızlıkların yanı sıra ölümcül hastalıklar da ortaya çıkabilir.
+
işçiler de fabrikalar gibi taşlaşmıştır.
+
hughes da modern insanın fabrikalarda kim olduklarının önemi olmadan taşlaşarak ve doğanın sesini değil “dokuma tezgâhının” sesini dinleyerek kendilerine ve doğaya yabancılaştıklarını vurgular.
+
ritme uyarak kendilerini danslarında
kendi yaşayışları gibi yaşayan mevsimlerde
zamanı mevsimlerin ve burçların
zamanı süt sağmanın ve zamanı harmanın
zamanı birleşmenin erkek ve kadının ve hayvanların.
ayaklar yükselmede ve düşmede.
yemek ve içmek. dışkı ve ölüm.
+
baca temizleyicinin ağıtı
ürkütür her kara kiliseyi
bahtsız askerin iç çekişi
kanla akar saray duvarlarına.
+
nehrin zemini bir post
dalgalandırır pislikleri
dokundukça çözülen çamurlar
parmaklarında dizelin kötü kokusunu bırakır.
ırmak ağzına kadar dolu- yüzeyini yosunlar kaplamış.

bunlar ırmağı temizlemek için asla yeterli değildir,
ırmağı yeniden hayata döndürmek için asla.
+
bu zehirli dumanlarla kaplı
daha değerli bir şehir görüyorum.
hintlilere adını veren kasaba kadar zengin,
gümüşle ve altınla kaplı ve her yer harika.
+
uzaklarda değil oralarda bir tepe var. yağlı başından
alev ve duman çıkar, kalanı ise
kirden parlar ki bu su götürmez kanıtıdır
içinde metalik madenleri sakladığının,
ki bu da sülfürün işidir.
https://dspace.ankara.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12575/71305/620229.pdf

soru 294: belediyeye bağlı çöp kamyonlardan caddelere akan su, bazen şiddetli rüzgar nedeniyle halkın üzerine sıçramaktadır. bu su pak mıdır?
cevap: o suyun necise değmesi sonucunda necis olduğu kesin olarak bilinmediği takdirde paktır.
https://www.leader.ir/tr/book/41/pdf/download/Sorular%20ve%20Fetvalar

bakire yeni dünya ve kapsamlamanın mantığı
http://dtcfdergisi.ankara.edu.tr/index.php/dtcf/article/download/1153/748

yeşil sazlı arklar, sık gül bahçeleri, alçak tarla çitleri, geniş taraçalı abus evler, arpa ambarlarını andıran üslupsuz kiliseler, başları düşük zayıf semerli beygirler, mütefekkir eşekler, semiz beyaz kazlar, hatta çamurlu pis domuzlar bile ruhuma aşinadır. suyun başında çamaşırlarını döven kalın çıplak baldırlı kadınları, evinin önünde ezeli çorabını ören hiddetli kızları, batan güneş fundalıkları neftîye boyarken birdenbire karşıma çıkarak ‘dobra veçer!’ diye beni selâmlayan köylüleri sanki ezelden tanırım.
+
uyumak azmiyle gözlerimi sıkı sıkıya kapadım. yüzükoyun döndüm. pis, cılız bir domuz sürüsü önünden cesur ecdadımın, yiğit kan kardeşlerimin, saf milletimin kavukları düşerek, atları arabaları bataklıklara saplanarak, topları tüfekleri, kadınları kızları, çolukları çocukları yollara dökülerek bir çılgın ordusu hâlinde kaçıştıklarını görüyor gibi oluyordum.
+
o vakit, bazı geceler, minimini evimizde, doğacak çocuğumuz yanımızda oynarken, sa’y ve namusumuzdan emin, ansızın makedonya’yı, bu yamyamlar memleketini hatırlayacağız. gözümüzün önüne pis ve dar sokaklar, sefil ve üryan adamlar… kanlarla lekelenmiş nihayetsiz karlar, kara, müstekreh ve keskin baltalar, sonra siyah, müthiş balkanlar, perim… gelecek! tüylerimiz ürperecek, sen yine böyle benim kucağıma kaçacaksın. bu pis ve müthiş makedonya’nın kâbuslarını buselerimle senin gözlerinden sileceğim…
+
kırmızıbiber dizilerinin takılı olduğu evin alçak kapısından kahramanlara bakan kolları sıvalı, pis, sarı esmer” kadın, iki zabiti “hain ve mavi gözleriyle kızdırılmış vahşi bir hayvan gibi” süzmektedir.
http://www.osmanlimirasi.net/source/OSMANLI%20D%C3%96NEM%C4%B0%20BALKANLAR%E2%80%99DA%20G%C3%9CNDEL%C4%B0K%20YA%C5%9EAM.pdf

aynen yagoda gibi, yezhov da elbiseleri çıkarılarak öldüresiye dövülür ve sonra sukhanovka cezaevinin bodrum katında pis bir odada ensesinden vurularak öldürülür. daha önce yüz binlerce devrimcinin, komünistin öldürüldüğü gibi.
http://www.altust.org/wp-content/uploads/2012/10/AltUst_7.pdf

sana diyorum, aklını başına topla komutan! haddini bil ve çek o pis ellerini kızlarımın başörtülerinden!
+
yurt imkânları çok kötüydü, her yer pislik içindeydi.
https://www.ebs.org.tr/ebs_files/files/yayinlarimiz/odenmisbedellercilt3.pdf

dictionnaire des symboles”te şeytanın salyasından kaynaklanan köpeğin tüylerinin pislik getirerek insanlara hastalık bulaştırdığından, bu felaketlerin ve pisliklerin neticesinde de insanların ölümünden sorumlu olduğundan bahsedilir.
+
b. ögel’in “türk mitolojisi” adlı eserinde yer verdiği yaratılış efsanesine göre, şeytan tanrı tarafından yaratılıp köpeğe emanet edilen insan şekillerinin yanına gelir, köpeğe tüy vererek onu kandırır ve insanlara tükürerek onları pislik içerisinde boğar.
+
“köpek” başlıklı efsanede de kedi ile ilgili “insanlar hiçbir zaman yedikleri kaptan kediye vermezler; o kötü, pis deyip tiksinirler.” denmesi de kedi ile ilgili olumsuz algılamayı destekler niteliktedir.
+
tavus kuşu avdan döndüğü bir gün, karısı saksağanı insan pisliğini eşelerken bulur.
+
ele aldığımız efsanede saksağanın kutsallığı ile ilgili herhangi bir işaret görülmemekle birlikte saksağan-insan ilişkisinde kutsallık yerini pis olana bırakır ve saksağan, insan pisliğini karıştıran bir hayvana dönüşür.
+
alacalı (siyahbeyaz) tüylü saksağanın tüylerindeki beyazlıklar, onun göksel özelliklerinin, siyahlıklar ise pis ve iğrenç özelliklerinin sembolüdür.
+
saksağanın tanrısal özelliklerinin kayboluşu, onun insan pisliğini karıştırması şeklinde verilir ve saksağan, insandan daha aşağı bir varlık olarak sembolize edilir.
+
ejderha yeryüzünün kemikler yüzünden çok pis olduğunu söyleyerek “peki tavuk yerde yaşasın (…) ben gökyüzüne gidiyorum.” der ve uçarak gökyüzüne çıkar.
+
altay
türklerinin kaynak suları kirletmemesi, ateşe pis şeyleri atmaması, ihtiyaç dışı avlanmaması, kadınların kutsal dağlara çıkmaması gibi pratiklerin temelinde hep bu inanç vardır.
+
avcı, kamın söylediği şekilde alkarısını vurur ve ortaya çok pis bir koku yayılır.
+
ele aldığımız efsanede alkarısı, pek çok alkarısı-avcı efsanesinde olduğu gibi yalnız bir avcının karşısına güzel bir kadın suretinde çıkar. bu tip efsanelerin tümünde avcı evlidir; ancak kızla beraber olmak dışında başka bir seçeneği yoktur.
+
alkarısının öldüğünde ortaya çok pis bir koku yayılması da yeraltı dünyasına ait kötü ruhlardan olan alkarısının pisliğini, kötülüğünü vurgular niteliktedir.
+
gölden çıkan kızlardan ikisi, kanatlarını takıp ay ışığına doğru uçarlar; en küçük kız ise ak kuğu kanatları pislendiği ve sararıp solduğu için gökyüzüne çıkamaz.
+
kız, çobana “çoban sen yaptın! ben üç kurbustan’ın kızıyım. sen pis elinle kıyafetimi elledin, şimdi ben bu günah dolu yerden temiz, ak yere doğru nasıl çıkarım?
+
tanrı önceleri gökten un yağdırır, arada balıkların yağdığı zamanlar da olur. bir gün tembel bir kadın, çocuğu altını pislettiğinde ağaç kabuğu getirip temizlemekten üşenir ve külde pişen ekmekle çocuğun pisliğini temizler. o günden sonra gökten un da balık da yağmaz.
+
altay halkı köpek besler. köpek şöyle der: “çoluk çocuğu çok olsa ne olur! elini kolunu yalar, yemeğini alır yerim, çocuklarını yalarım!” onun için bizim halk köpeği her ne olursa olsun besler. insanlar kediye ise hiçbir zaman yedikleri kaptan vermezler, kötü, pis deyip tiksinirler. ama insanlar köpeği severler. köpeğin dili ilaç, derler. köpekten hiçbir şeyi sakınmazlar. ne zaman büyük bir yara olsa özellikle köpeğe yalatırlar o yarayı. sonra o yara iyileşir.
+
tavus kuşu, saksağanı kendine eş yapar. sorunsuzca beraber yaşarlar. onu süsü, altını ve bir de kuyruğu için alır. saksağan çok süslüdür. sonra bir keresinde tavus kuşu avlanmaya gidip de döndüğünde bir de bakar ki eşi insan pisliğini gagasıyla eşeliyor.
+
tavuk yerde yaşasın, ben on iki yılın başında dönüp geleyim. altay’a bu şekilde yardım edeyim. ben gökyüzüne gidiyorum. yeryüzünde, her yerde ölenlerin kemikleri var. yaşamak için tiksindirici, ayrıca pis de. yeryüzünde ölmeden ben nasıl yaşarım! ejderha öylece gökyüzüne doğru uçup gider.
+
erlik’in hanlığının elçisi oldun, güneşsiz yerin alkarısı oldun. altay’ı pisleten sen suçlusun, insan etinden beslenen sen, bu ızdırap sana yetsin! yerin ay tögöti tayga’da, insanın çıkamayacağı yükseklikte!
https://acikerisim.ege.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/11454/5971/ferahturker2011.pdf

sanatın güzel olduğunu düşünen toplum, aynı zamanda savaşa da sebep olan toplumdur.
+
endüstri üretimi bir ürün nasıl olur da “sanat” olarak tanımlanabilirdi?
+
sanatçı yüceltilmiş bir zanaatçıdır. bırakın da zanaatçılarla sanatçılar arasındaki kibirli engeli kaldıralım!
+
hayır, resim evlere süs olsun diye icat edilmedi. resim, düşmana karşı savunma ve saldırı için bir savaş aracıdır.
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/616817

kurbanda odaklanan kötücül şiddet kurbanın öldürülmesiyle iyicil şiddet olarak başkalaştırılır. burada kurbanın ve kurban verenin değişimi, dönüşümü, kutsallaştırılması söz konusudur.
http://www.openaccess.hacettepe.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/11655/5921/10232249.pdf

kilise, kapadokya’nın batısında, güzelyurt bölgesi, sivrihisar köyü yakınlarında, melendiz dağlarının karşısında büyük bir düzlüğün ortasındadır.
+
kilisenin kuzeyinden geçen antik yol, h. rott’a göre bizans döneminde konstantinopolis’ten antioche’ a ulaşmak için, askerlerin kullandığı bir güzergâhtır.
+
kızıl kilise, serbest haç plan şemasına sahiptir. üç kollu haç planlı kilisenin kuzey ve batı haç kolları arasında bir parekklesion bulunmaktadır.
+
kapadokya bölgesindeki haç kiliselerinden bazıları, kutsal addedilen bir su kaynağının yanında inşa edilmiştir.
+
naosa üç yönde eklenen haç kollarından batı haç kolu, kuzey ve güney haç kollarından uzundur.
+
yapının dış yüzeyi tamamen düzgün kesme taş ile inşa edilmiştir.
+
kızıl kilise çatı örtüsü ayakta olan bu döneme ait bölgedeki tek kilisedir.
http://www.journalagent.com/megaron/pdfs/MEGARON-53824-ARTICLE-CELEBIOGLU.pdf

bir protestodur; yıkıcı bir eylemdir. mantığın yerle bir edilmesidir; işte dada budur.
+
nesnenin ‘görünüşü’ hakkında dikkatli olmak zorundayım… yaklaştığımız şeye, sanki hiçbir estetik duygu beslemiyormuş gibi kayıtsız yaklaşmak zorundasınız. hazır-nesnelerin seçilmesi her zaman görsel bir kayıtsızlığa, aynı zamanda iyi ya da kötü zevkin tamamen yok olmasına dayanır.
+
yatak, bir ya da iki kişinin…gece istirahatı için kullanılan bir araçtır.
+
yataklar, insan elinden çıkmış diğer bütün nesnelerden daha fazla şey vaat eder.
+
kendine ait yorgan ve yastığını çalışmasına dahil ederek rahat bir uykudan vazgeçen sanatçı, kısıtlı imkanlar içinde sürdürmeye çalıştığı sanatını gözlemlemeye davet etmiştir.
+
1969’da john lennon ile gerçekleştirdiği performansında bir hafta boyunca yataktan çıkmamıştır.
+
barış yatağı
+
1960’ların çiçek çocuklarının “savaşma seviş” sloganlarını desteklercesine yatak huzur, mutluluk ve aşkın metaforu olmuştur
+
horn’un kendi geçmişinde ki uzun süreli hastanede kalışı ve tedavisi göz önünde tutacak olursak yatağın onun için ölüm ve hastalığı temsil etmekte olduğunu söyleyebiliriz.
+
sanatçı erkeklerin kullandığı keskin ve tehditkar bir araç olan jilet bıçaklarını tersine bir bakış açısıyla daha duygusal nesneler olan kadın çamaşırlarından çocuk arabasına kadar oldukça kişisel eşyalara dönüştürmüştür.
+
bu yatak bir kadının yatak odasında yaşadığı mahremiyetinin yanında onda bıraktığı izleri bizlere göstermektedir.
http://www.idildergisi.com/makale/pdf/1557141396.pdf

dadaya göre sanat kirlidir.
http://www.idildergisi.com/makale/pdf/1547831573.pdf

pisuvar, paris’in ikonik ve bütünüyle iktidar simgesi olan bir başka yapısına parodik bir saldırıdır. bu yapı, bir dinsel simge olarak paris’in en yüksek yerlerinden birine yapılmış bir bazilikadır.
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/229864

mustafa satı bey ve biyoloji tarihindeki yeri
+
velhasıl, insanları maymunlardan – teşekkülât-ı bedeniye itibariyle – ayrı bir zümre ad ettirecek hiçbir sebep yoktur.
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/567628

mustafa satı el-husrî’nin etnografya tarihimizdeki yeri
https://docplayer.biz.tr/40086674-T-c-ankara-universitesi-sosyal-bilimler-enstitusu-felsefe-bilim-tarihi-anabilim-dali-mustafa-sati-el-husri-nin-etnografya-tarihimizdeki-yeri.html

kalbin vücudun azalarına temiz kan pompalaması fizyolojik bir olgudur. ancak bunun gerçekleşebilmesi için oksijene ihtiyaç vardır.
http://www.dergipark.org.tr/en/download/article-file/903041

alacağımız kelimeler, terkip hâlinde bulunmamalı, tek kelime hâlinde olmalıdır. mesela, evvelce (ilm-i menafiü’l-a’za) denilen fizyolocyaya, şimdi, tek kelime ile (gariziyat) deniliyor.
http://kdm.anadolu.edu.tr/TurkKlasikleri/Turkculugun_Esaslari.pdf

sosyal darwinizm, nazizm ve hukuk ilişkisi üzerine bir değerlendirme
http://www.hukukdergi.hacettepe.edu.tr/dergi/C7S1hakemlimakale17.pdf

bachelard kitabının bir bölümünde 18. yüzyıl biliminin ilgi çekmek için şaşırtma ve meraklandırma yolunu seçtiğini ve bunun bilimin zararına olduğunu söylüyor.
+
bilimin fiyaka yapmak istemesi bachelard’a göre bilimin önünde bir başka engel.
https://nesinkoyleri.org/wp-content/uploads/2019/09/88_91_bachelard.pdf