yazı 43

romanda tekke çevresinde yer alan kadınlar ekonomik seviyesi yüksek, eğitimli, daha çok devrin sosyetesine mensup kadınlardır. fakat, tarikat konusunda cehaletin içindedirler. bunu kurmaca dünyada ziba hanımefendinin konuşmalarında, nigâr’ın tekke ortamını merak eden arayışlarında görmek mümkündür. kadınların dergâh ortamına girmesinde ekonomik şartlarının iyi olması, cehalet ve onun harekete geçirdiği merak unsuru rol oynar.
+
nur baba adıyla bir tarikat şeyhi olarak karşımıza çıkan bu don juan, kadınların üzerinde büyük bir etki gücüne sahiptir. kendisini evlatlık olarak küçük yaşta anadolu’dan bulup getiren ve yanında büyüten bektaşî şeyhinin uzun hastalık devresinde karısı celile bacının yatağına girmenin yolunu bulur. şeyhin ölümünden sonra orta yaşlarını yaşayan celile bacı ile nikâh kıyarak posta oturan bu genç adam, tekkeye gelen genç kadınlar üzerinde kısa süre içinde psikolojik ve cinsî iktidarını kurar. onun bu iktidarı kurmasında tekkenin şeyhi olmasının yanında hareketlerinden ve özellikle sesiyle bakışlarından gelen etkileme gücü rol oynar. nitekim nur baba’nın cazibesine kapılan kadınlardan nasib hanım ile dergâha ilk defa giden nigâr hanımın arasında şöyle bir konuşma geçer:
– öyle deme, nigâr. vakıâ, içimizde onun yoluna hayatını fedaya hazır bir çok kişi var. zaten mürşidler sevilmez olmaz. hele ülker hanım isminde bir zavallı kadın vardı ki bir gece onun fena bir muamelesi üzerine kendini tekkenin penceresinden aşağı attı. intihar etmek istedi. şimdi iki ayağı kötürüm evinde oturuyor.
– ne diyorsun nasib? bu herif için mi?
– bu herif deyip de geçiverme! o bütün aşk, bütün ateştir. bir kere gözlerine dikkatle baksan eridiğini hissedersin. gönlü pek yükseklerdedir, fakat, sevince müthiş sever.
https://www.profdrosmanegri.com/wp-content/uploads/2021/02/Uluslararasi-Bektasilik-Alevilik-Sempozyumu-1.pdf

fazıl hüsnü dağlarca’nın şiirinde yarılma: çocuk ve allah’ın vadisine dalmak
+
sonuç olarak, çocuk ile allah’ın, oyun ile ritüelin arasındaki ayrım, bir başka deyişle yarığın varlığı şairin özerk alanını teminat altına alan bir niteliktedir.
https://www.academia.edu/download/55257276/Murat_Narci_Tez.pdf

charles baudelaire’den
“şeytana dualar” üzerine düşünceler.
+
sen, ey şeytan bu uzun sefaletime acı!
her şeyi bilirsin sen ve tüm yer altılarının
kralı, sıkıntıyı dindiren otacısın,
+
sen, ey şeytan bu uzun sefaletime acı!
bütün cüzamlılara, lanetli paryalara
şifayı öğretirsin sen, cennetin aşkıyla,
+
sen, ey şeytan bu uzun sefaletime acı!
kefenlenip uyuyan madenler nerededir,
derinlikleri gören keskin gözlerin bilir,
+
sen, ey şeytan bu uzun sefaletime acı!
atların çiğnediği sabahçı bir ayyaşın
yaşlı kemiklerini korur, yumuşatırsın,
+
tanrı yerine şeytan’ı koyan bu eser yıllardır satanizmle yakın bağlantıları nedeniyle tartışma konusudur.
+
baudelaire’in tapındığı şeytan kimi yerde isa’nın kendisi, kimi yerde insan kalbi, kimi yerde yaratıcılığın keskin kılıcıdır.
+
yazar kendisi de tanrının ihanetine uğramış ve sürülmüş olan şeytanı yine tanrının ihanetine uğrayıp sürülen isyancı(révolte) insanoğlunun yardımına koşmaya çağırır.
+
“sen öğrettin dindirmek için sızılarımı
kükürt, güherçileyi karıp melhem yapmayı”
yukarıdaki mısralarda şeytan yeryüzünün derinliklerinde saklı altını, gümüşü çıkarmak için gerekli olan bilginin kendisidir. hristiyan teolojisinde bilgi insanın cennetten kovulmasının nedenidir. âdem elması bilgiyi, insanoğlunun o elmayı yemesi ise öğrenmeye olan bastırılamaz düşkünlüğünü gösterir. bu yüzden “bilmek” şeytanlık olarak görülse de insanı bilmeye zorlayan tanrının kendisidir. o insanoğluna ihtiyaç duyduğu şeyleri doğrudan vermez. madenler ve değerli taşlar yeryüzünün altındadır, onları oradan çıkarmak için bilgi gerekir. ilaç doğada kendi başına bulunmaz, bitkilerin karıştırılması, insanoğlunun uğraşlarıyla yapılması gerekir. insanoğlu doğada yaşamını devam ettirmek için “bilmek” zorundadır. oysa bilmek tanrı tarafından cezalandırılır. bu yüzden insanoğlu tanrının tiranlığı ve doğanın yok ediciliği arasında sıkışıp kalmıştır.
+
-ıv-
“bütün cüzamlılara, lanetli paryalara
şifayı öğretirsin sen, cennetin aşkıyla”
-xııı-
“sürüngenlerin değneği, mucitlerin lambası
asılıp ölenlerin, suçluların papazı”
yukarıdaki mısralarda şeytan hem cüzamlıların, mucitlerin ilhamı ve kurtuluş yoludur hem de idam edilenlerim ve günahkârların yol göstericisidir.
https://www.academia.edu/download/1935721/les_litanies_de_satan_uzerine.pdf

teolojik bazı kavramlar ve dinsel-seküler otorite sorunu üzerine: luther – calvin
+
bu din âlimlerine göre tanrı tarafından kurulmuş fakat farklı işlevlere sahip iki rejimden söz edilebilir. bunlardan birincisi olan ‘seküler’, toplumda hak ve düzeni temin etmek amacıyla kurulmuştur ve kılıç kullanır. diğeri ise ‘ruhani rejim’dir ve sözü kullanır.
https://www.acarindex.com/dosyalar/makale/acarindex-1423912816.pdf

çocuklarda tanrı tasavvurunun gelişimi
+
küçük çocuklar genellikle tanrı’yı bir ruh olarak düşünürler, gerçek vücudu ve insani duyguları olan birisi olarak tanrı’yı düşünme eğilimi vardır (sohn, 1985). okul öncesi (3-5 yaşları) çocuklar, peri masalları, animizm, antropomorfizm ve büyülü özelliklerle belirtilmiş olan tanrı tasavvuruna sahiptirler. ilkokul çocukları (6-11 yaşları), daha gerçekçi ve tanımlayıcı bir rolde tanrı’yı görme eğilimindedirler. onların dinî düşünceleri daha somut olsa da onların tanrı tasavvurları biraz antropomorfik kalır. 12-18 yaşları arası çocukların, düşünceleri daha soyut olmaya başlar ve onların tanrı tasavvurları daha bireysellik özelliği taşır. ruh, yaratıcı, merhamet, baba, sevgi, adalet, içsel, güçlü, gizemli ve hayat gibi kavramlar önemlidir.
+
mclean, bu defa yaşı sekiz veya daha küçük olan 35 protestan çocuk üzerinde gerçekleştirmiş olduğu çalışmasını aktarır. buna göre, çocukların % 40’ı tanrı’yı eti-kemiği ve sakalıyla bir adam gibi; % 20’si bir ruh, hayalet veya peri olarak görmüş, % 25’i iyiliğe ve kibarlığa atıfta bulunmuşlardır; % 12’si o’nun gücünü vurgulamıştır. “tanrı nerede yaşar?” sorusuna, çoğunluk, ‘gökyüzünde’ ve ‘cennette’, diğer bir büyük kısım da ‘her yerde’, % 27’si ‘her zaman bizimle yaşar’, ‘tanrı benim içimdedir’, ‘tanrı kalbimizdedir gibi cevaplar vermişlerdir.
+
tanrı tasavvurunun oluşması ve şekillenmesi konusunda freud’un, anne-babanın rolü ile ilgili düşüncelerinden etkilenen rizzuto, çalışmasında bireyin özel tanrı tasavvurunun muhtemel kökenlerini ve sonraki yıllarda bu tasavvurun her hangi bir değişiklik geçirip geçirmediğini araştırmıştır.
o, bu çalışmaya, “deneklerin anne-baba ile olan çocukluk ilişkileriyle onların tanrı tasavvurları ve tanrı’yla ilişkileri arasında benzerlikler bulunduğu” varsayımı ile başlamıştır. bu hipotezi kanıtlamak için özel bir psikiyatri hastanesinde tedavi gören, on erkek ve on bayandan oluşan yirmi kişiyle çalışmıştır. deneklerden bilgi toplamak amacıyla ilk olarak oldukça ayrıntılı bir anket formunu doldurmaları istenmiş, her birinin kapsamlı yaşam hikâyelerine ulaşmak için mülâkatlar yapmıştır. hastalardan çeşitli gelişim dönemlerindeki ilişkilerinden, çatışmalarından ve problemlerinden bahsetmeleri istenmiştir. deneklerle yapılan mülâkatlar, onlardan basit bir tanrı tasavvuru çizmeleri ve tasavvurlarını tek bir cümle ile ifade etmeleriyle son bulmuştur. tüm bu uğraşlara rağmen her bir deneğin hissettiği ve algıladığı tanrı’nın net bir profiline kolay kolay ulaşılamamıştır.
+
allah’ı çok seviyorum; beni senin yolundan ayırma; öğretmen olmamı nasip eyle; ahirette seni ve peygamberimizi görmeyi arzu ediyorum; cennetine girmeyi diliyorum.
+
allah’ım günahlarımı affet; ailemi ve beni koru; derslerimde başarılı olmamı nasip et; cennete gitmemi nasip et; seni çok seviyorum; arkadaşımın hastalığına şifa ver; cin ve şeytanın şerrinden beni koru.
+
“allah’ım bak beni iyi dinle! sana bir şey söyleyeceğim. allah’ım bak seni çok seviyorum. sen beni seviyor musun? bilmiyorum ama ben seni çok seviyorum. cansu” (kız, 8 yaş).
+
“allah’ı hep düşünürdüm. eskiden allah’tan korkardım, eskiden çocukken allah’tan korkup yorganın altına girerdim. iyi ki allah türklere güç vermiş yoksa düşmanlar yurdumuzu işgal ederdi, burak” (erkek, 8 yaş).
+
“allah’ım hiç kimse hasta olmasın.” (kız, 10 yaş).
+
“allah’ım aileme ve bana koca bir ev isterim. kendime oda, bilgisayar, ablama ve abime odalar. kendime oyun oynama bahçesi. kendime yüzlerce, binlerce arkadaş istiyorum. okulumuz fethiye’de ve bütün arkadaşlarım fethiye’de olsaydı. onlarla hergün oyun oynardık. orada tenis oynardık, yüzme yarışı yapardık.” (kız, 8 yaş).
+
“allah’ım seni çok seviyorum. bana bir ev, bisiklet istiyorum. allah’ım siz çiçekler kadar güzelsiniz. lale, gül, menekşe, sümbül bunları yaratırsınız. sevgilerimle, elveda.” (kız, 10 yaş).
+
“eğer allah’a mektup yazılabilseydi, o’na, bana bu hastalığı niye verdiğini sorardım. ve allah’ın bize cevap vereceğine inansaydım, bizi böyle insan yapmasının nedenini sorardım” (kız, 14 yaşında).
+
tarih boyunca, inanan veya inanmayan tüm insanların bir şekilde “tanrı” fikri ile ilgilenmiş oldukları ileri sürülebilir. en azından aşkın olan bir yaratıcı’ya inanan bireyler için böyle olduğu kolayca iddia edilebilir. inanan bireyler, ‘aşkın varlığı’ aynı şekilde mi tasavvur ederler? bu tasavvurların oluşumunda ve gelişiminde dinî ve kültürel faktörler nasıl etkide bulunur? çocuklar, gençler, yetişkinler, yaşlılar, kadınlar, erkekler, hastalar, sağlıklı olanlar,… bu aşkın varlığı benzer biçimde mi tasavvur ederler? sahip olunan tanrı tasavvurları kişinin kendisiyle ve çevresiyle olan ilişkilerini, ya da dinî hayatını nasıl etkiler?
https://www.researchgate.net/profile/Murat-Yildiz-12/publication/313557634_Cocuklarda_Tanri_Tasavvurunun_Gelisimi/links/58c70d75aca27232ac8289ea/Cocuklarda-Tanri-Tasavvurunun-Gelisimi.pdf

bilmekte olanın macerası: bilgi felsefesi
https://www.academia.edu/download/61825757/Kavramlarla_Okumak_Dusunmek_Yazmak_I20200118-90402-151tif8.pdf

tarih boyunca seks işçiliği
http://www.ikgv.org/sws_dosyalar/seks_isciligi_genel.pdf

“en tehlikeli fikir?”
transhümanizm üzerine islami müzakereler
+
yaşlanma, tedavi edilebilen bir hastalıktır.
+
yaklaşımlarda ve toplumsal vizyonda farklılıklar olsa da, ortak transhümanist ilkeler; insan hastalıklarının ve ıstırabının ortadan kaldırılması, zekânın yükseltilmesi ve insanoğlunun ölümsüzlüğüdür.
+
transhümanizm, teknolojiyi insanlığın kurtarıcısı olarak sunan ütopik vizyonları nedeniyle, bir teknoloji dini olarak tanımlanmıştır.
+
transhümanistler sık sık insanların “hatalı tasarımından” yakınırlar. fakat insanın kusurları, şu şekilde algılanırsa, kesinlikle bir hata değildir; (bu kusurlar) allah’ın yaratmasında dilediği bir sıfat olup, amacı insana zayıflığını ve yaratıcısına bağımlılığını fark ettirmek ve tefekkür ettirmektir. ayrıca (insanın) diğer canlıların yetenekleri, fiziksel güçleri ve duyularıyla kıyaslanmasına, yaratılışı ve evrendeki yerini kavramasına yardımcı olur.
+
(doğrusu), insan zayıf yaratılmıştır.
+
iyileştirme terimi, insan vücudunda yapılan değişiklikler için pozitivist bir çerçeve sağlarken, “vücut modifikasyonu” terimi daha nötral bir izlenim uyandırmaktadır.
http://www.muharrembalci.com/hukukdunyasi/transhumanizm/1218.pdf

10 maddede transhümanizm
+
1957’de transhümanizm (geçiş insanı) kelimesini kullanan ilk kişi biyolog julian huxley oldu. kelimenin modern bir terim olarak kullanılması ve bir hareket olarak ortaya çıkması ise, 1980’lere dayanmaktadır.
+
hümanizm’den posthümanizm’e geçiş aşaması olan transhümanizm gelişen teknolojiyi kullanarak insanın fizyolojik ve zihinsel kabiliyetlerini geliştirmesi ve ihtiyarlama, hastalanma gibi istenmeyen ya da önemsiz görülen yönleri ortadan kaldırmasını amaçlayan bir akımdır.
+
transhümanzm’in önde gelenleri ray kurzweil, aubrey de grey, max more, zoltan istvan ve nick bostrom gibi isimlerdir.
http://www.muharrembalci.com/hukukdunyasi/transhumanizm/1230.pdf

allahım! beni vücuda getirdiğinde aç mideyi bana yoldaş ettin, doğunca açlıktan ağlıyordum. kundağa koyduklarında rahatladığımı sandım; elimi ayağımı bağlayarak beni yordular. akıllanıp konuşunca rahatlarım dedim beni bir öğretmene verdiler. terbiye sopasıyla anamdan emdiğimi burnumdan getirdiler; korkar oldum. onu aşınca şehvetin azgınlığına musallat ettin. zina korkusuyla bir kadınla evlenince çocuklar verdin, onların yiyeceği /giyeceği endişesiyle ömrümü bitirdin. onu aşınca ihtiyarlıkla organlarımı hasta ettin. ölünce rahatlarım dedim; ölüm meleğine tutsak ettin. karanlık bir mezara konunca sorgucu melekler geldiler. allah’ın, ‘milletin kimdir?’ sorusundan kurtulunca beni tekrar dirilttin. pişmanlık defterimi elime verdin, oku dedin. allah’ım, benim kitabım, bu söylediklerimdir. bunlar yüzünden sana gereğince ibadet edemedim. beni bağışlamaktan seni alıkoyan nedir?
http://bizdosyalar.nevsehir.edu.tr/335773cb854e5ea9dbb6f1d0b9689c3a/5000099114-5000140322-1-pb–harakani.pdf

montaigne, eserinde ayrıca türklerin ahlaki değerlerinden de övgüyle bahsetmektedir. o, türklerin hayvanlara hastahane yaptıracak kadar iyiliksever olduğunu söyleyip askerlerin aza kanaat ettiğini belirtir.
+
rebecca west tam anlamıyla müslüman addettiği her kent ve bölgede karşılaştığını iddia ettiği “pisliklerden” tiksintisini örtbas etmeye de çalışmaz.
+
ben de çok kederliyim kadınların çektikleri cefadan
ama öyle müşkül ki mesele, halline imkân bulamam
https://www.ilem.org.tr/images/2018/08/Medeniyet_Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1.pdf

garaudy, entegrizm(kültürel intihar) adlı eserinde entegrizmi iki ana gruba ayırır. bu kitapta bilimsel, stalinci entegrizm ve roma entegrizmi batı entegrizmi başlığı altında değerlendirilirken islamcı entegrizmler ayrı bir başlıkta ele alınır.
+
o, entegrizmi şiddet ve savaşların üreticisi, zamanımızın öldürücü bir hastalığı olarak tanımlar. müslüman entegrizmin merkez üssü suudi arabistan’dır. roma katolik entegrizmi piyasa(pazar) tektanrıcılığıdır. hesabına geldiği yerde özgürlükçü ve insan hakları savunucusudur. örneğin ‘çocuk aldırma ve gebelikten korunmaya’ karşı çok hassas(!) iken yetersiz beslenme ve açlıktan ölen çocuklara karşı suskundur. siyonist entegrizm ise politik bir siyonist sapma içinde hareket eder. burada yalan üzerine kurulmuş bir efsane etrafında olarak ‘israil devleti’ allah’ın yerini alır.
+
garaudy, yobazlıklar adlı eserinde ‘yobazlık’ kavramını entegrizmle örtüşen bir bağlamda ele alır. bir fikri, hayat tarzını, düşünceyi yaşam biçimini bir topluma veya insana dikte etmek, yobazlıktır. bunun din veya bir ideoloji adına yapılması sonucu değiştirmemektedir. garaudy, kitabında ‘roma’daki vatikan (papalık) yobazlığı, iran yobazlığı, israil yobazlığı ve suudi yobazlığı’ üzerinde ısrarla durur. o, bu bağlamda yobazlığı şöyle tanımlar: “yobazlık dini veya siyasi bir inancı, o inancın tarihinin önceki bir döneminde bürünebildiği kültürel veya kurumsal şekliyle özdeşleştirmektir. dolaysıyla da kendisinin mutlaka bir hakikate sahip olduğuna ve onu herkese zorla kabul ettirmek gerektiğine inanmaktır.”
+
yobazlık her yerde her zaman aynıdır. garaudy, yobazlıkla mücadele edilmesi gerektiğini önemsediği gibi bu konuda çözüm önerileri sunar. yobazlığı oluşturan sebepler içinde ‘tavizler, saptırmalar ve baskılar’ın es geçilmemesi gerektiğini vurgular ve şu cümlenin altını ısrarla çizer: “dini veya siyasi yobazlık tehlikelerin en büyüğüdür; çünkü din hayatın kendisidir.”
http://sdam.org.tr/image/foto/2019/10/03/Marksizmden-Islama-Dogru-Yalniz-Bir-Yolcu-Roger-Garaudy_1570090363.pdf

selam sana ey ölüm, semavf kurtarıcı!
hiç te öyle uğursuz değilsin,
yok etmez, kurtarırsın sen.
+
ey ölüm! koca reis, demir al, vakit doldu yine,
sıkıyor bura bizi, açılalım eııgine,
varsın olsun kapkara, katran gibi, gök, deniz,
ışıklarla doludur o bildiğin kalbimiz.
+
sun ki bize zehrini, güçlenelim, sun ki biz,
beynimizi bu ateş yaktıkça hep isteriz
cennetmiş, cehennemmiş, dalalım derinlere,
bulmak için yeni ‘yi bilinmezin dibinde.
http://repository.bilkent.edu.tr/bitstream/handle/11693/54481/Baz%20_T%C3%BCrk_ve_Frans%20z_%20airlerinde_%C3%B6l%C3%BCm_Birka%C3%A7_%C3%B6rnek.pdf

ey ölüm!
eli kalem tutanların
eli barut kokanları nasıl çizdiğini anlatacağım sana
http://www.muharrembalci.com/siirler/paylasim/168.pdf

ibrahim tenekeci şiirinde dünyayı görmeden ölmek
http://tdk.gov.tr/wp-content/uploads/2017/04/14_Mehmet%20YILMAZ%20_%20%C4%B0brahim%20Tenekeci%20%C5%9Eiirinde.pdf

kur’ân’da şikâyetini allah’a duyuran kadın: havle
+
kadın konusunda çalışmak sıkıntılı ve sancılı bir süreci beraberinde getirmektedir; özellikle de modern zamanlarda… çünkü hangi düşünce yapısına sahip olursanız olun, karşınızda kullandığınız dil veya önermeleriniz yüzünden sizi sigaya çekebilecek bir grup/akım/-izm bulmanız kaçınılmaz olmaktadır.
+
para kazanın. kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman oluşturun. ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!..
+
allah, kocası hakkında seninle tartışan ve allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü işitmiştir.
+
eğer onunla evlenirsem babamın sırtı gibidir.
+
havle, çeşitli platformlarda anlatılması gereken model bir isim olmalıdır. ancak bunu da, bazı şeyleri vesile kılarak yapmak gerekecektir ki, dünya kadınlar günü bunun için bir fırsat görülebilir.
https://www.academia.edu/download/44998431/457622550_16HacimuftuogluEsra-db-297-314.pdf

mekansal ilişki öğesi olarak sandalye
+
muğlaklığın maddeselleşmesi mi yoksa maddeselliğin muğlaklaşması mı? bir nesnenin yer değiştirmesi, sıradan gerçekliğin görsel bütünlüğüne bir meydan okumadır; bu da çoğu zaman tüm görüntünün maddesel dönüşümüne yol açar. beklenmedik görünümler, yeni içeriğe sahip beklenmedik gerçeklikler oluşturur. (…) benim için dünya sağduyuya bir meydan okumadır.
+
özne ve nesne bütünüyle, maddi dünyayla sıradan etkileşimlerimiz yoluyla inşa edilir ve bilinçli, insani praksis yoluyla insancıllaştırılır. ayrıca gündelik dünya, somut “ötekiyle” en doğrudan ve dolaysız biçimde karşılaştığımız ve bireyin kendi içinde tutarlı bir kimlik ve benlik edindiği yerdir.
+
bedenlerimiz ve hareketlerimiz çevreyle sürekli etkileşim içindedir; dünya ve kendilik birbirine durmaksızın bilgi sağlar ve birbirini tanımlar. bedene ilişkin algı ile dünyaya ilişkin imge tek bir sürekliliğe dönüşür; mekândaki yerinden ayrı bir beden yoktur, algılayan kendiliğin bilinçdışı imgesiyle bağlantılı olmayan bir mekân yoktur.
+
nesneler –özellikle de mobilyalar- yerine getirdikleri görevin dışında hayati bir öneme sahip olan düşsel olarak nitelendirilebilecek bir tür vazo görevi yapmaktadırlar ki, bu da onların psikolojik bir algılanma düzenine boyun eğdiklerini göstermektedir.
+
eşyaların içinde yer aldıkları mekânın boyutları dışavurmaları gereken ahlaki boyuta boyun eğmek durumundadır.
http://sanatveinsan.com/wp-content/uploads/2021/06/5.1.14.Mekansal-Iliski-Ogesi-Olarak-Sandalye-Gozde-Mulla.pdf

boğa güreşinin kökeni
http://www.halukberkmen.net/pdf/321.pdf

gastronominin sanatsal kimliğinin estetik üzerinden incelenmesi
+
gastronomi (mutfak sanatı) terimi ilk olarak fransız hukukçu ve şair joseph berchoux tarafından, “gastronomi, ya da tarladan sofraya insan” adlı eserinde kullanılmıştır. bu kullanımdaki anlamı güzel ve nitelikli yemek yeme sanatıdır. benzer bir tanıma göre gastronomi, yiyecek ve içeceklerin tüm özelliklerinin ayrıntılı bir biçimde anlaşılması, edinilen bilginin uygulanması ve geliştirilmesi gibi çalışmaları kapsayan, bilimsel ve sanatsal bir disiplindir. öte yandan, davis ve mcbride mutfak uygulamalarını, “heykel sanatı ya da dans gibi, kültürün ifade ediliş yöntemlerinden biri” olarak görmektedir. baysal ve küçükaslan’a göre canlıların en temel gereksinimlerinden olan beslenme davranışının, insanoğlu tarafından sanata dönüştürülmesi çabası, gastronomidir.
+
antik çağ’da platon’la başlayan idealist estetik anlayışı ortaçağ’da devam ettirilmiş, aydınlanma çağı’nda hegel ile zirveye ulaşmış, 20. yüzyılda ise croce ile temsil edilmiştir.
+
platon çöp tenekesini faydalı olduğu için güzel bulur, ancak ağır bir kalkan hoş olsa da, taşınamayacak kadar ağır ise fayda sağlamadığı için güzel sayılamaz.
+
besinlerin temel işlevi insanı doyurmaktır. bu eylem faydalı olduğundan iyidir. o halde gıda ürünlerinin güzeli iyi bir şekilde yansıttığı sonucuna varılabilir.
+
“ideal bir gıda ürünü nasıl olabilir?” sorusunun yanıtı ise iki farklı yönden incelenebilir. bunlardan ilki, din ve devletin tekeline göre idealize edilen, başka bir deyişle din ve devlet tarafından uygun bulunan mutfak uygulamalarıdır. orta çağ’ın tanrı odaklı yaşam biçimi, etkisini elbette yemek kültüründe de hissettirmiştir.
+
ikinci ölçüt olarak ”oran”; bütünün parçaları arasında gözlemlenen, uyum açısından en yetkin boyutların yakalanmaya çalışıldığı bir diğer ideal yaklaşımdır. örneğin; leonardo da vinci’nin anatomi üzerinde yaptığı araştırmalar sonucunda resmettiği “vitruvius adamı” idealize insan vücudunu temsil eden altın oranı simgelemektedir. bu dönemde gerçekleştirilen mutfak uygulamalarında da tüm yemeklerin; renklerine, yapısına (doku), şekline (biçim) ve düzenlenişine dikkat edilerek mükemmel bir oran yakalanmaya çalışıldığı saptanmıştır.
+
gastronomi, sanatın gerçekliğini mi taklit etmektedir?” diğer taraftan gastronomi, tıpkı sanat gibi yansımanın yansımasını yaparak doğayı taklit ediyor da olabilir.
+
gıda özelliklerini anlamada bilimsel metodun önemine vurgu yapan bir diğer kişi 17. yüzyılda lavoisier olmuş ve bundan yarım yüzyıl sonra da brillat savarin tarafından gastronomi alanı “tat alma bilimi” olarak tanımlamıştır.
+
moleküler gastronomi, “gıdaların üzerinde kimyasal deneyler yaparak elde edilen farklı lezzet ve aromaları bir tabakta birleştirme sanatı” dır
+
kant estetiği kavramlar üzerine inşa edilmişken, modern dönem estetiğinin bir başka belirleyicisi olan, hegel estetiği, sanat nesnesi üzerine inşa edilmiştir.
+
hegel’e göre; koku, tat ve dokunma gibi duyuların hoş bulduğu hisler, sanatın tanıdığı güzel kapsamında yer almaz.
+
hegel’in ise, farklı sebeplerden de olsa kant ile aynı görüşleri benimsediği ve yiyecekleri estetik açıdan değersizleştirdiği görülür. ona göre yeme eylemi, tadı alınan besinin yok edilmesi, parçalanması ya da tahrip edilmesidir. bu parçalanış, eserin içsel değerlerinden olan; sonsuzluk ve evrensellik gibi niteliklerin kaybolmasına sebep olduğundan, yiyeceklerin sanat eseri olarak değerlendirmesi imkânsızdır. o sanatı yalnızca, görme ve duyma duyuları ile algılanan bir dünya olarak tanımlar.
+
pragmatist estetiğin öncüsü olarak kabul edilen james estetiğin insan psikolojisine dayalı, algı ile ilişkili bir problem olduğunu belirtir ve onu pratik ve bilişsel ilgileri kapsayan somatik (bedeni) deneyimler ile de ilişkilendirir.
+
james, keyif alınan güzellik karşısında; gözlerin dolması, için ürpermesi, sıcak basması, göğüste sancı hissedilmesi gibi bedensel tepkilerin, estetik deneyimin parçası olduğunu söyler.
+
idealist estetik anlayışlarında neredeyse varlığı kabul edilmeyen ”beden” pragmatist estetik ile birlikte önem kazanmış, 1960 ve sonrası postmodern sanat akımlarında temel malzeme olarak boy göstermeye başlamıştır.
+
fütürist yemekler, asimetrik tatların bileşiminden oluşan etkileyici bir deneyimdir. muz ve ançüezin, tatlı ve tuzlunun bir arada sunulduğu, hayal gücüne dayalı bu yemeklerde, italyan mutfak kültürüne yeni öneriler sunmak amaçlanmıştır.
+
fluxus hareketi temsilcileri de yemeği, sanat ve performans olarak tanımlamaktadır. bu performanslardan biri, “the ıdentical lunch” (yemeğin kimliği), 1967-1971 yıllarında knowless tarafından gerçekleştirilir. formis sanatçının, her öğlen gittiği restoranı sahneye çevirişini, bu performansın parçası olduklarının farkında olmayan müşteri ve çalışanların hareketlerinin kaydedilişini aktarır.
+
insanın beş duyusuna hitap eden gastronominin yukarıda belirtilen gerekçelerden dolayı, pragmatist estetik ilkelerine göre sanat olarak değerlendirilebileceği düşünülmektedir.
+
duyuların bedene ait olduğunu ve onların bedenimizin durumundan önemli düzeyde etkilendiğini belirten soma estetiğe göre, gastronominin yaratmış olduğu ikincil zevkler oldukça önemlidir. ayrıca mutfakta yapılan uygulamalar ile sanat arasında benzerlikler taşıyan duyusal özellikler de bulunmaktadır.
https://www.jotags.org/2017/vol5_issue3_article21.pdf

ilişkisel bir “dünya” olarak sanat ve nesnenin yeni estetik deneyimde bozulumu
https://cdn.istanbul.edu.tr/file/JTA6CLJ8T5/44CEF7BED59749288BDDB9A9C98A2D03

sanatta hastalığın çirkinlik imgesine dönüşmesi
+
sanatçının ilham kaynağı tarih öncesi dönemden günümüze kadar sürekli değişim göstermiş, sanatçılar kendilerini etkileyen olay ve biçimleri çeşitli teknik ve yöntemler ile ortaya koymuşlardır. sanatçıların ideal güzele ulaşma istekleri bazen tanrısal güzelliği idealize etmiş bazen de insani güzelliği ön plana alan ve ideal anatomik biçimlere ulaşmayı amaçlamıştır. sanatçının ideal güzel ile olan ilişkisi bazı dönemlerde değişikliklere uğramış sanatçılar hasta, kötü, eksik ve hatalı olan çirkini betimlemişlerdir. sanatta çirkinin başlıca tasvirleri içinde bulunan hasta tasvirlerinde özellikle vücut deformasyonu olan figürler yapılmıştır. tarihsel süreçte değişen hastalık biçimleri ve etkileri sanatçıların biçimlerinde yer almaya devam etmiş, veba salgınında lanetlenmiş bedenlerin solgunluğu, frengili hastalarının bedenlerindeki deformasyona dönüşmüş, ispanyol gribinin ölümcül sonuçları, sanatçıları ruhsal olarak etkisi altına almış biçim ve renk dönemin eserlerine konu olmuştur. modern sanatçının sınırsız esin kaynakları arasında yer alan hastalık imgesi, sanatçının estetik değer olarak çirkinliği yorumlaması ile başka bir anlam kazanmıştır. modern sanatçı; kökenleri hastalık olan deformasyon biçimlerini yeniden yorumlamış, ideal güzele karşı ortaya çıkan meydan okuma; anatomik kuralların bir kenara bırakılarak bedenin eksik ve deforme olmuş çirkin hali sanatçının ifadesinde yeniden yaratılmış bir estetik imgeye dönüşmüştür.
+
rosencrantz; çirkinin sınıflandırmasını, çeşitli türlerini önermiş ve şekilsizlik, asimetri, uyumsuzluk; kavram olarak yanlışlık, çirkinlik olarak tanımlama yapmıştır.
+
antik çağdan modernizme kadar gelinen süreçte güzel normları (iyi, sağlıklı, uyumlu, simetrik, ideal) oluşmuş ve bu normlar dışında kalan her şey çirkin sayılmıştır. kültürel normlar ile şekillenen güzel sınırları, ölçüleri belirli olan ve insanların görmek istedikleri biçimler norm dışında kalanlar çirkinin yansıması olmuştur.
+
antik yunan sanatçıları özellikle bedenin kusursuzluğunun kutsandığı polykleitos’un kanon ölçü sistemine göre biçimlerde altın oranı, dengeyi ve perspektif ile ideal olanı yansıtmışlar. öğdül’e göre, bu dönemde kanon sistemine göre praksiteles tarafından yapılan “knidoslu afrodit” heykelinin ideal kadın formunun temsiline dönüşmüştür. sağlıklı bedenin idealize edildiği antik yunan’da güzellik normlarına uymayan orantısız, hastalıklı veya sınırları aşan bedenler düzeltilmesi ve ideal güzele dönüştürülmesi gereken yapılar olarak kabul edilmiştir.
http://www.smartofjournal.com/Makaleler/227122181_27_6.39_ID748_Yalabak_2740-2755.pdf

omurgayı tutan sendromlar
http://www.turkomurga.org.tr/upload/06-OMURGAYI%20TUTAN%20SENDROMLAR-2016.pdf

sosyolojik açıdan sağlıklı beden imgesi
+
bireyin bütünsel bir yapı içerisinde değerlendirilmesi onun bedensel ve psikolojik açıdan da sağlıklı olması anlamına gelmektedir. parsons’un sağlık tanımı, bireyin sosyal olarak işlevlerini yerine getirebilme yeteneğidir. bu tanım temelde dsö’nün bütünsel yaklaşımına benzemekte hatta iyilik hali veya biyo-kültürel anlamlar içermektedir. 1980’lere kadar parsonsyan görüş hakim olmuş veya dsö’nün modeliyle beraber gelişmiştir. ancak profesyonelleri öncelemesi vb. nedenler işlevsel anlayışın terk edilmesine neden olmuştur. işlevsel veya biyomedikal anlayışlar modern dönemin mavi yakalı, dirençli, güçten düşmeyen üretici işçileri için geçerliyken, biyokültürel, öznel veya iyilik hali modelleri ise geç modern dönemin beyaz yakalı, tüketici bireyleri için geçerlidir.
+
tüketim kültürü ile birlikte çok çalışan birey artık çok fazla tüketmektedir. malların işlevsel kullanımı yerini onların paylaşılmasından/pazarlanmasından duyulan hazza bırakmıştır. geç modern zamanlarda gündelik yaşama daha fazla ilgi gösterilmiş ve beden, görünür kılınmıştır. bu ise onun satılabilir bir mal olarak pazarlanması amacıyla sağlıklı ve güzel görünmesine neden olmuştur. böylece sağlıklı beden, tüketim kültürünün önemli bir öğesi haline gelmiştir. bir tüketim unsuru olarak sergilenen ve ayrıcalıklı hale gelen beden, göstergeler mezarlığına dönmüştür. çalışma saatleriyle birlikte gündelik yaşamı da tüketim ile denetim altına alınan bedene birtakım direktifler verilmektedir. bu direktifler sağlıklı olma, ince ve estetik olma, genç, fit, pürüzsüz ve güzel olma şeklinde olup, bunlar varlıklarını moda, tıp, kozmetik ile beslenme-diyet ve spor üzerinden sağlayarak tüketen bedeni şekillendirmektedir.
+
atik ve ören’in betimsel çalışmasında da kadınlar ideal beden imgesini zayıf beden, uzun boy ve güzel yüzle tanımlarken, erkekler geniş omuz, üçgen vücut, uzun boy şeklinde tanımlamışlardır. mülakatlarda ise kadınlar için düz karın ve yuvarlak kalça, erkek için ise geniş omuz ve düz karın olarak tanımlanmaktadır. sonuç olarak hem bu çalışma hem de diğer çalışmalar cinsiyetin beden algısında önemli bir faktör olduğunu göstermektedir. kadınların üzerindeki ideal beden imgesi baskısı artan bir şekilde daha fazla hissetmektedir. medya tarafından bireylere ideal beden imgesi dikte edilmesi ve bireylerin bu ideale ulaşmak için daha fazla tüketmek durumunda kalmasına neden olmaktadır.
+
bireyler bedenlerini gözlemledikçe bir rahatsızlık tespit etme veya beden kusurlarını bulma olasılığı nedeniyle sağlıklı beden algılarının azaldığı düşünülmektedir.
+
bedenin şekli veya görünümü sosyalleşmeyi etkilemektedir. araştırmada beden görünümü yüzünden sosyal ortamlardan kaçınanların beden algılarının düşük olduğu bulunmuştur (r=.43, p<.05). polat’ın (2007) çalışmasında, hastaların bedensel görünüşleri yüzünden sosyal ortamlardan kaçındığını ve bu durumun beden algılarının azalmasına neden olduğunu belirtmektedir. gündoğan’ın (2006) sirozlu hastalar ve göksan’ın (2007) dismorfik beden bozukluğu olan ergenler üzerine yaptığı çalışmalarda da, hastaların beden şekli yüzünden sosyal ortamlara girmekten kaçındığı bulgulanmıştır. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/452456

uyanışlar, yeni kimyasal ilaçlar kullanarak hastalarını onyıllarca süren komadan uyandıran ve kısaca normal hayatlarına geri dönmelerini sağlayan bir doktorun (robin williams) hikayesidir: ancak filmin anahtarı, bizzat doktorun içine kapanık, çekingen ve cinsel anlamda ‘uyanmamış’ olduğu gerçeğidir – film onun uyanışıyla, başka bir deyişle, yardımsever hemşiresine çıkma teklif ettiğinde sona erer. sonunda hastalar sadece doktora kendisini ilgilendiren mesajı iletmek için uyanır: filmin dönüm noktası, uyanan hastalardan biri olan robert de niro’nun yeniden komaya girmeden hemen önce doktorun yüzüne asıl ‘uyanmayan’ın kendisi olduğunu ve hayatlarımıza anlam veren küçük şeyleri takdir etmekte aciz olduğunu söylediğinde ortaya çıkar … böylelikle filmin sonucu konuşulmayan bir tür simgesel değiştokuşa dayanır: doktorun uyanabilmesi -kısacası, bir çiftin yaratılması için- ve cinsel bir eş bulması için sanki hastalar kurban edilmektedir (sanki yeniden komaya gimelerine için verilir).
+
başına gelenler hep benim yüzümden, yirmi yaş dişim yüzünden. benim için para istemeye o sigorta şirketi’ne gitmene izin vermemeliydim; bunun acısını şimdi sen çekiyorsun. daha önce de borç içinde kalmıştık, çünkü ben işleri nasıl çekip çevireceğimi hiç bilemedim … eli sıkı biri olmayı hiç bilemedim. işin aslı, seni hayal kırıklığına uğrattım, manny. iyi bir eş olamadım.
+
kadının hastaneye kaldırıldığı türden strese bağlı sinir hali fikrinin aile içi gerilimin bir seyreltisi olup olmadığı ve kocası ediminden ziyade kişiliğinin bir yerindeki pasifliğin kısmen kadının sinir krizine sebep olduğunun ve sadece kendisi için ettiği dualarla sinir krizinin tamamlandığının farkına varmış olsaydı bunun daha da ileri gidip gitmeyeceği merak konusudur.
https://sinekutuphane.files.wordpress.com/2015/04/slavoj-zizek-lacan-hakkc4b1nda-bilmeyi-hep-istedic49finiz.pdf

tanrı bakışı
sinemada anlam yaratmada en çok tercih edilen yöntemlerden biri kamera hareketleridir. bu noktada hitchcock, kaydırmalı çekimiyle ve bu metinde asıl olarak incelenecek “tanrı bakışı” ile anlam oluşturur. dedektifin eve girdiğinde bir şeylerin ters gittiğini sezer izleyici. bu anlamda hitchcock, kadrajda yer alan mekânın dışında bir mekân kurar. annenin odadan yavaşça çıkışı ve dedektifin bakışındaki endişe bunu bize verir. dedektif merdivenlerden çıkarken kamera birdenbire yerden kesilir, havaya sıçrar ve bütün sahnenin yer planıyla görüldüğü en üst noktaya geçer. insan gözünün erişemeyeceği bir perspektiften çekilir sahne. hitchcock’un bu çekimini zizek, “tanrı bakışı” olarak adlandırıyor. tanrı bakışıyla sahne izleyiciye bütünüyle ve yer planı eksiksiz bir şekilde verilir (zizek, 1992, s. 259). hitchcock’un sahneyi insan gözünün görebileceği alanın üstüne çıkarak çekmesinin sebebi, izleyicide anne üzerinden uyanan yönetmenin bir şeyleri sakladığı hissini yok etmektir. sahne bütünlüğüyle verilir ve anne figürü kadrajda yer alır. böylece hem izleyicide uyanan şüphe yok edilir hem de annenin gizemi korunur. dedektif merdivenlerden yuvarlanırken çekilen sahne anne gözündendir. bu sahneyi tanrı bakışından izlerken kadraja leke (anne) girer ve merdiven sahnesi de bu lekenin görüş açısına bürünür. hitchcock bu çekim tekniğiyle filmde kurgulanan simgesel düzenin yıkımına neden olan lekeyi (anne) izleyiciye gösterir.
http://tlck.org.tr/wp-content/uploads/2018/09/II_TLCK_IV.kitap_.pdf

mendelson’un ‘duyulara dair mektuplar’ eserinde bilinçli ve bilinçdışı güzellik yaklaşımlarının betimlemesinde 1950’den günümüze beden ve mekân algısı
+
güzellik ona göre; “herhangi bir yetkinliğin bulanık fikrinden ibarettir” ve ancak düşünme sayesinde güzellik keşfedilebilir.
+
fineberg’e göre, “ontolojiye yapılan üstü kapalı bir saldırıyla, içeriğin kaynağı yerine girdiyi yeniden yönlendirerek, bilginin bağlantı noktası olarak insanı yeniden biçimlendirir”.
+
özak ve gökmen’in mekanın duyum aşamasını gösteren şeması incelendiğinde görüldüğü gibi; mekan renk, görüntü, doku, biçim, ses, ışık ile bireyin belleğinde yorumlanır ve görme, işitme, dokunma, denge ile analiz edilir. “bu aşamada mekânın fiziksel gerçekliği ile bireyin duyu organları sarmal bir yapı oluşturur”.
https://www.academia.edu/download/51983971/6._MENDELSON_IN_DUYULARA_DAIR_MEKTUPLAR_ESERINDE_1950_DEN_GUNUMUZE_BEDEN_VE_MEKAN_ALGISI.pdf

hangi hastada metabolik hastalık düşünmeliyiz?
http://file.abstractagent.com/2013millipediatri/pdf/MAHMUT%20COKER.pdf

kemalist estetiğin sanatsal politikası
+
politik estetiğin özgül formu olarak faşist estetik
+
faşizmin neden bir estetik biçimi olarak ele alınması gerektiği, faşizmin tarihsel örnekleri ile sınırlandırılamaz. zira faşizm, bir ideoloji olmanın ötesinde, kitlenin kalbini kazanma ve iktidarı bu destek aracılığı ile kurma ve sürdürme biçimidir.
+
faşizm, kitleyi güdüleme ve harekete geçirme stratejilerinden desteklenen ve bu yönüyle halkın aşırı derecede popülize edildiği bir siyasal söylem olarak okunmalıdır.
+
faşizm, kendi siyasal doğasını, kitleleşmiş politik biçimler aracılığıyla inşa eder. bu kitleleştirilmiş politik biçimler, finchelstein’in belirttiği üzere, faşizmi halk ile devlet arasındaki tüm mesafelerin ve çelişkilerin giderildiği total bir özdeşleşme haline getirir. bu özdeşliğin temsili ise politik estetiğin özgül bir formu olan faşist estetiği yaratmıştır. faşist estetik, politik estetiğin saf biçimi olarak, halk ile devletin birbirilerinde temsil edilmeye açık hale getirildikleri ilişkinin yansıtılma biçimidir.
+
faşizmin politik estetik düzeyde tartışılması iki boyutludur: birincisi, kitle yaratıcı bir bağlam olarak faşizmin siyasal olanı doğrudan popülize etmesi yoluyla politikanın kitleleştirilmesidir. ikincisi ise, bunun hem karşılığı hem de yeniden üretici boyutu olarak, halkın bizatihi politize edilmesi, hatta devletleştirilmesi ya da devlet-gibi davranmaya çağrılmasıdır. bu açıdan faşizmin sivil bir dine benzetilmesi manidardır. gentile, faşizmin sivil dine tekabül etmesindeki mefhumun, politikanın dinselleştirilmeye açık hale geldiği modern seküler zamanın bir sonucu olduğunu belirtir. gentile’ye göre faşizm, total bir siyasetin gölgesi altında belirlenmiş ortak amaç, ortak birlik ve ortak yaşam gibi dinsel içerikli temaları sunmaktadır. faşizm, öyleyse, öncelikle siyasetin bizatihi kutsallaştırıldığı ya da kutsal amaçlar dahilinde kavrandığı bir momentin tezahürü olarak gelişmektedir. fakat gentile, burada açıkça bir fark belirler: ona göre siyasetin kutsallaştırılması, siyasal gücün kutsal addedilmesi anlamına gelmeyeceği gibi, toplumda hüküm süren dinin de siyasallaştırılması anlamına gelmez. faşizmde kutsallaştırılan siyaset, siyasal olana farklı ve özerk bir dinsel boyutun eklenmesidir ve gentile, bunu, yurttaşlar topluluğunun yeni bir dinsel-politik cemaate dönüştürülmesi olarak kavrar. böylece halk, bu cemaat birliği içerisinde, politik olanla, tıpkı tanrıyla kurduğu dinsel ilişki benzerinde bir etkileşime girer.
+
kitleleştirme, öyleyse, yapıtın hakikiliğini gizlediği gibi, yapıtın muhatabı olan kitleyi meydana getiren insanların da varlığını silikleştirir; çünkü insanlar, yapıt ile girilen kitlesel kullanım veya yapıtın kitlesel kavranışı nezdinde bir araya getirilerek türdeş bir varlığa dönüştürülürler.
+
kemalizm, siyasetin kutsal bir forma büründürüldüğü, devletin bir kişi kültü nezdinde yapılandırıldığı, demokratik talep ve süreçlerin askıya alındığı, siyasal varlığın tümüyle olağanüstü hal ekseninde aktüelize edildiği, belirgin bir milliyetçi söylemin egemen kılındığı ve devlet ile kitle arasında belirli bir özdeşliğin sağlanmaya çalışıldığı korporatist ve solidarist bir ideoloji, hatta sivil bir din olarak gelişmiştir.
+
kemalizm, savaş ile savaşçı arasında estetik bir gösterge rejimi kurmak suretiyle, savaşçı imgesini gündelik yaşamın özneleriyle bütünleştirmiştir. kitlenin, özellikle erkek bedenlerin, politik olanı muhafaza edecek bir misyon ile özneleştirilmesi, ulusun varlığını sürdürme olanağını doğrudan bedenlerin estetik kurulumlarına bağlayan modern erkek-yurttaşlık mitiyle ilişkili olarak anlaşılmalıdır.
+
atatürk imgesinde saklı olan şey, imge vasıtasıyla inşa edilen ulusun kendi arzusunu söz konusu imge aracılığı ile elde etmesidir. bu yönüyle imge, fetişleştirilmiş bir metaya dönüştürülür ve metanın kendisi vasıtasıyla var olacak bir öznellik formunu (ulus) görünür kılar.
+
yaman’a göre atatürk heykelleri, yönetsel iktidarın daima halkın içinde ve halkın bir timsali olarak gerçekleşmekte olduğunu göstermekteydi.
+
atatürk heykeli, yanında savaşçı erkek figürlerinden ve modernleştirilmiş kadın imajlarından oluşan bir kompozisyon biçiminde inşa edilmiştir.
+
kadın imgesinin kemalizm’de temsil edilme biçimi de, bu bağlamda, doğrudan politik estetik marjda cereyan etmiştir. kemalizm açısından kadın, türk modernleşmesinin timsali olarak, onun ideal görüntüsünü oluşturur.
+
kadın imgesi, kemalist politik estetik rejiminde, modernleştirici siyasetin kendini meşrulaştıracağı ideal biçimin şeyleştirilmiş, yani kitle tarafından mülk edinmeye yatkınlaştırılmış bir varoluş biçimine indirgenmiştir.
+
kemalizmin, türk kadınını, bir taraftan çeşitli yasal ve politik reformlar yoluyla “biçimsel” olarak modernleştirmesine karşın, diğer taraftan onun bilinçaltına daimi bir özdeşlik temsili olarak halide edib’i koyması boşuna değildir.
https://lib.hacibayram.edu.tr/assets/document/amme%20haziran%202020.pdf

postmodern estetik anlayışların türk insanının beden imajı üzerindeki etkilerinin ölçülmesi üzerine bir araştırma
http://acikerisim.ohu.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/11480/7293/Post-modern%20estetik%20ve%20sa%C4%9Fl%C4%B1k%20anlay%C4%B1%C5%9Flar%C4%B1%20T%C3%BCrk%20halk%C4%B1n%C4%B1n%20beden%20imaj%C4%B1%20%C3%BCzerindeki%20etkilerinin%20%C3%B6l%C3%A7%C3%BClmesi%20%C3%BCzerine%20bir%20ara%C5%9Ft%C4%B1rma.pdf

çağdaş sahnelemede sözden imgeye geçiş olgusuna günümüz tiyatrosundan bir örnek: romeo castellucci tiyatrosu
+
antik yunan tiyatrosundan 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başına değin metin tiyatronun en başat ve kurucu unsurlarından biri olarak kabul görür. dramatik tiyatroda yazarın kurduğu dünya sahnede bir tanrı bakışı gibi konumlanır. sahnede oyuncuların bütün mevcudiyetlerinin sınırlarını metin merkezli bir dünya üzerinden şekillenir. tarihsel avantgardeların estetik hareketiyle birlikte sahne düzlemine alternatif bir tiyatro ontolojisi inşa edilir. bu yeni sahne mevcudiyetinde özellikle söz-merkezci kavrayışın bütünüyle sorgulanması üzerinedir. avantgarde hareket özellikle dil ve temsil meselesini ve ilişkisini sorunsallaştırarak, sözü ve aklı merkezine yerleştiren batı düşünselliğinin çözülmesine neden olur. tarihsel avantgardelar, konvansiyonel tiyatronun ana unsuru olarak nitelendireceğimiz dramatik metni, oyuncuyu ve bu eksendeki sahneleme biçimlerini bütünüyle dışlayarak tiyatroya görsel, imgesel, işitsel gibi unsurları ve kavramları dramatik metinden daha teatral olarak gördükleri için eklerler. artık devinim, mizansen, dekor ve ışık da metin ve oyuncular kadar tiyatronun başat öğesi olarak kabul görür.
+
derrida, antonin artaud’nun sahnede ateist bir düşünce kurmadan tanrı’yı kovduğunun altını çizer. sahneden tanrı’nın kovulması (yazar ve üretici olarak otorite figürü olarak tanrı) temel olarak tanrısal olandan pay almış olan logos’un yani sözün de bizatihi kendisinin mutlaklığını ortadan kaldırmaktadır. aksi takdirde, “söz istenci, tiyatroya ait/dahil olmayıp onu uzaktan yöneten birincil logos’un projesi hakim olduğu sürece sahne teolojiktir.” çünkü tiyatro uzun süre sözün/konuşmanın egemenliğinde sürmüştür ve kaçınılmaz olarak teolojik bir alan üretilmiştir. sahne bu geleneği sürdürdüğü sürece teolojik olarak kalacaktır.
+
derrida, alışılagelmiş tiyatroda tanrısal otoritenin varlığıyla yaşamın gerçekliğinden kopuk bir temsil biçiminin oluştuğunun altını çizer. dolayısıyla tiyatro “öz”e dair olanı yani eşyanın/nesnenin özünü örter/gizler. bu yüzden “vahşet tiyatrosu bir temsil değildir. yaşamın temsil edilemez olduğu ölçüde yaşamın kendisidir. yaşam, ifade edilmez temsilin kökenidir.”
+
dante’nin paradiso’su castellucci’nin elinde, bugün tanrı’nın ışığından kör olan insanı değil, daha karmaşık ve açıklanmaya ihtiyaç duyulan insan bedenini, deneyimini sorgular ve bu bağlamda duyuların farklı algı biçimlerinin deneyimlenmesinin yolunu açar.
+
benim için tiyatro daima teolojik bir problem içerir. bu sorunla, tanrı’nın varlığı sorunuyla karşı karşıya geliriz, çünkü biz batılılar için tiyatro tanrı öldüğünde doğar. tiyatro ve tanrı’nın ölümü arasındaki bu ilişkide hayvanın temel bir rol oynadığı açıktır. hayvanın sahneden kaybolduğu anda (kurban eyleminin bir nesnesi olarak- yorumum), trajedi doğdu. attika trajedisi ile ilgili yaptığımız politik hareket, hayvanı sahneye geri döndürerek geriye doğru bir adım atmaktır. [tiyatroda] bir hayvanı görmek, tiyatronun teolojik ve kritik köklerine doğru hareket etmek anlamına gelir.
+
bach için müzik, tanrı’yı yücelterek insanları mesih’e yaklaştırmak açısından önemlidir. bu yüzden bach’a göre tanrı’yı yüceltmek için özgür olunmalıdır.
http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/TEZ/ET002088.pdf

sinemada estetik modeller olarak biçimcilik ile duyumculuğun karşılaştırılması
https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/149798

çevremizdeki tiplere bakın! başhekimimiz denen o kaçık, şeytanın uşağı ve krokowski,” settembrini dilini koparması gerekiyormuş gibi yaptı, “o utanmaz günah çıkarıcı papaz, insanlık onurum onun keşiş varlığına teslim olmamı yasakladığı için benden nefret eden o adam. sonra masam –birlikte yemek yemek zorunda kaldıklarım! sağımda, halleli bir bira imalatçısı oturuyor, adı magnus; saman destesi gibi bıyığı var. bana edebiyattan söz etmeyin. edebiyatta ne var? güzel kişilikler, ne işime yararlar ki? ben pratik bir adamım ve gerçek yaşamda öyleleri hemen hemen hiç bulunmaz,” diyor. adamın edebiyat kavramı bu kadar. güzel kişilikler… ah, meryem ana!
+
settembrini’in önerisini düşünürken bir yandan bir değişiklikle daha karşılaştı. ağustosun ortasında bir anda kar yağmaya başlamıştı. düzlükten oldukça farklı olan bu düzensizlik, olsa olsa yalnızca yukarılara özgü olabilir. “burada mevsimler birbirine karışıyorlar, takvimle ilgileri yok. kışın öyle sıcak olur ki yürüyüşe çıktığında terleyip ceketini çıkarmak zorunda kalırsın, yazın ise eh, burada nasıl olduğunu gördün. sonra kar gelir ve her şeyi alt üst eder.” hastaların tedavisinde kullanılan bu hava olsa olsa hastalığın artmasına neden olabilirdi. doktorlara göre ise mevsimlerdeki bu düzensizlik, insanın ruhunu ve bedenini düzenleyecek en iyi şey diye görülüyordu. doktorlar için önemli olan hastalık değildi, hastalıkla gelen aptallıktı, yoksa hastalığın kendinde soyluluk ve incelik vardı. settembrini’e göre ise hastalık soyluluk getiren bir şey değildir aksine eski zamanların boş inançları ve korku çağlarından kalma hortlaklardan birisidir. bu hortlak, insanlara ciğerlerindeki lekelerini kabul ettiren üstüne üstelik sanatoryumda bütün mal varlığını bu uğurda harcamasına neden olan deliliklerden birisidir. “mantık ve aydınlanma insan ruhunda çöreklenmiş olan gölgeleri kovdu ama tam anlamıyla değil; bugün bile bu mücadele sürüyor.” settembrini ve hans castorp arasındaki bu konuşma, ilerlemenin ve uygarlığın önüne geçecek her türlü hastalıkla mücadele edeceğine söz vererek devam eder. karanlık çağlardan basmakalıp kalan hastalık, insanlık için zedeleyici, onur kırıcıdır. settembrini karanlıktan çıkan bu hortlağı soyluluk olarak görenlerin ilerlemeye, entelektüel olana yalnızca zarar verdiğini düşünür. sanatoryumda yetkililerin hastalara bu soylu bakışı, hem bedenlerini hem de ruhlarını iyileştirdikleri yönünde pekiştirilir. oysa settembrini için bu lekeli hastalar sadece bedenlerine odaklanmışlardır. ölümle iç içe olan bu insanlardan zaten ruhlarıyla ilgilenmeleri beklenemezdi. “bedeni olmayan ruh, ruhu olmayan bir beden kadar insanlık dışı ve ürkünçtür.” sadece bedenleriyle dolaşan bu gelenekçiler, hans’a göre zamanın ne olduğu konusunda da yeterince emin değillerdi, hatta onlar için yalnızca önemli olan şey tedavileri ve bol sohbetli geçen akşam yemekleridir. beden ve ruh bütünlüğündeki insan, zaman duygusu ve yaşam duygusu süreklidir. hans castorp için yaşama bağlı olmak beraberinde zaman içinde olmayı da getirmektedir. birisinin aksaması durumunda insanı can sıkıntısı gibi bulanıklığın içine iter.
+
can sıkıntısı denen şey, aslında zamanın tekdüzeliğinin neden olduğu sağlıksız bir kısalmadır ve kesintisiz bir değişmezlik, geniş zaman alanlarını, kalbi korkudan öldürecek denli daraltır ve her gün öbürünün aynı ise, tüm günler bir güne indirgenir ve kusursuz bir tek türlülük en uzun ömrün bile, göz açıp kapayana dek geçmiş bir kısalıkta algılanmasına neden olur.
+
özgürleşmeye, güzelliğe ve duyguların, mutluluğun ve arzunun özgürlüğüne hizmet ettiği sürece onu savunmalı ve ona saygı göstermeli; ama ışığa doğru akışı engelleyen yer çekimi ve durağanlık, hastalık ve ölüm ilkelerini temsil ettiği ve sapıklığın, bozulmanın, şehvetin ve rezaletin temeli olduğu sürece onu hor görmek gerekir.
+
öldürmenin baş tacı edildiği bu düşünce anlayışında settembrini, hastalığın ortaçağ kültüründe önemli bir yere sahip olduğunu söyler. eskiden kralın kızları, fakirlerin yaralarını hissedebilmek için yüzlerini yaralara sürermiş dedi naphta övünerek. isa’dan beridir acı çekmek, yoksulluk, hastalık baş acı edilirken erdem, sağlık ve akıl buradan çıkamazdı. “insan olmanın hasta olmakla aynı şey demek olduğunu söyledi. evet, hastalık insanın doğasında vardı ve onu insan yapan hasta oluşuydu. […] insanın onuru ve soyluluğu ruhta ve hastalıktaydı. kısacası insan ne kadar hastaysa o kadar daha üst düzeyde insandı.” bu nedenle settembrini, naphta’nın yüzüne her baktığında bir hastayla ilgilenircesine ona acıyordu. yaşamda değer olabilmek beraberinde sevgi, tutku, ilerleme gibi pek çok şeyi de getirmekteydi. oysa dini yaymakla meşgul insanlar tüm yatırımlarını yoksulluk ve hastalığa harcamışlardır.
https://dergipark.org.tr/tr/download/issue-full-file/47037

leverkühn, üşümesini hastalığının başlangıcı olarak görmeyi tercih etmektedir, fakat şeytan onun şu anda son derece sağlıklı olduğunu, üşümesinin hastalığıyla ilgisi bulunmadığını iddia eder. leverkühn soğuktan hala titremesine rağmen kendini şeytanın yanında rahat hissetmeye başlamıştır. dostoyevski’nin kahramanı ivan da aynı şekilde şeytanla konuştukça rahatlamaya başlar.”keyfim yerinde şimdi, yalnız şakaklarım zonkluyor biraz…başımın tepesi de”.
+
seni gerçek varlık falan saydığım yok, diye bağırdı. bir hayal, hastalığımın doğurduğu bir kâbussun sen.
+
doktor faustus’da şeytan, sanatçının, katil ve delilerle kardeş olduğunu söyler:
sağlık da ne demekmiş? hasta ruhlar olmadan dünya olur mu hiç?… senin çılgınlığın sayesinde kendilerinin çıldırmasına gerek kalmayan gençler adını saygıyla anacaklar. sağlam ruhları senin deliliğinle beslenecek ve onları görünce karşılığında sen iyileşeceksin.
+
denemeler’deki dostoyevski denemesi(1946) ‘hastalık büyüklük müdür yoksa büyüklük mü hastalıktır?’ konusunu işlerken nietzsche’den bir alıntı yapar: “sanatçı, patolojik özellikleriyle diğer insanlardan farklıdır. hem sanatçı olup hem de sağlıklı olmak mümkün değildir”.
+
dostoyevski’nin ve thomas mann’ın şeytan tiplerinin bir diğer ortak yanı da hitap tarzlarında yatar:
senli benli olmamız hoşuma gidiyor, dedi şeytan.
ivan gülümsedi.
aptal! bir de siz mi diyecektim sana?
+
dostoyevski’nin hasta dehasına ve “lanetli” yazarın dinî büyüklüğüne yaklaşmaya cesaret edememiştir. ruh sağlığı yerinde yazarları incelemek, “kutsal hastaları” incelemekten daha kolaydır, der. sağlam beyinlerin, doğanın şanslı çocuklarının doğal (naiv) eserlerini eleştirmenin eğlenceli bile olabileceğinden, ama büyük günahkârların ve lanetlenmiş kişilerin ürkütücü büyüklüğünden söz eder. “yıldızı parlak” egoist goethe veya tolstoy’un ahlâk anlayışı hakkında rahatça, hatta alaycı bir dille yazabildiğini söylerken, ruhunda cehennemi yansıtan büyük dindarlara ve hastalara olan saygısını da belirtmekten kaçınmaz.
http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/26/920/11479.pdf

postmodern yaklaşımda dil ve gerçeklik: bir eleştiri
https://bilimname.erciyes.edu.tr/sayilar/201501/20150105.pdf

antikçağdan alman idealizmine; estetik bir değer olarak güzellik
+
estetiği bağımsız bir bilim dalı olarak ilk defa ele alıp inceleyen alman filozofu alexander g. baumgarten’dir. baumgarten, 1750-1758 yılları arasında yayımlamış olduğu aesthetica adlı eserinde bu bilimi temellendirip, estetiğin konusunu belirleyerek sınırlarını çizmiştir.
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/31210

ideolojik estetiğin metodolojisi ve kuramsal dayanakları
https://www.idildergisi.com/makale/pdf/1486895214.pdf

estetik metadolojisinde ilk dönüşümler ve kant, hegel, marx’ın etkisi
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/781626

rus biçimciliği kuramı ile divan şiirine bakmak
http://turkoloji.cu.edu.tr/pdf/ilyas_kayaokay_rus_bicimciligi_divan_siiri.pdf

takılarda kullanılan organik ve mineral taşların insan üzerine etkileri
http://www.ajindex.com/dosyalar/makale/acarindex-1423906745.pdf

özel hastane çalışanlarının tükenmişlik düzeyleri
https://www.academia.edu/download/53489812/3rd_Economics_and_Administration_BOOK.pdf

belli bir yaşta bir taş takarsınız, cinsel içgüdüleriniz yokolur. belli yaşta bir kadın kulağına bir taş küpe takabilir; tansiyonu artar, migreni olabilir.fayda göreceğim derken zarar görebilir.
https://archive.ismmmo.org.tr/docs/YASAM/26yasam/14_kapak.pdf

ulusal bedenin inşası: beden eğitimi, spor ve halk oyunları politikaları
+
dini inançlarda beden çoğunlukla tehlikeli bir alan olarak görülür. ayıbın, ahlaksızlığın ve günahın taşıyıcısı olarak görülen beden, dini toplumlarda eğitilerek, cezalandırılarak ve aşağılanarak dizginlenmeye çalışınır.
+
foucault, modern öncesi toplumların bedene yönelik bu iktidarını “bireyin öbür dünyadaki selametini emniyet altına alan bir iktidar biçimi” olarak tanımlar.
+
ilkokulda tek sıra halinde dizilen çocuklardan, nasıl oturması gerektiği sıkça tekrarlanan kadınlara; zorunlu 145 olarak askeri eğitime tabi tutulan erkeklerden, sağlıklı insanın temsili sayılan sporculara kadar, üzerinde taşıdığı izlerle beden, işlevsel bir role bürünür.
+
“italya’yı kurduk, şimdi sıra italyanlarda”. bu durum sadece italya’ya özgü değil, türkiye dahil tüm ulus-devletlerin kurulma aşamasında gerçekleştirdikleri bir kurgudur.
+
osman levki uludağ’a göre spor yapmanın sağlayacağı yararlardan biri “itaatkârlık ve kendini feda etme gibi zihni özellikleri kazandırması ve her türlü zorluğa dayanma gibi fiziki özellikler edindirilmesi” idi.
+
spor, dönemin spor uzmanlarına göre, bir yandan gençleri “eğlence salgınından koruyup, milli değerler etrafında toparlar” bir yandan da gürbüz, güçlü, savaşçı nesillerin yetiştirilmesine imkân sağlar.
+
kadınlar, ırk, soy ve beden arasında kurulan bağın bir sonucu olarak ulus-devlet ideolojisine “kadın” olarak değil ulusun devamlılığını sağlayacak “anne” özneler olarak dahil edilmişlerdir.
+
bütün cihanın tasdik ettiği en büyük hakikatlerden biri de gürbüz çocuğun kuvvetli ve sağlam anneden doğduğu keyfiyetidir.
+
bütün memleketi ellerine emanet edeceğimiz yarınki neslin anası ancak ve her şeyden evvel yürümesini, koşmasını, zıplamasını bilen neşeli, dipdiri bir genç kız olabilmek…sağlam vücutlu genç kız tiplerini bir an evvel yaratmak mecburiyetindeyiz.
+
kadınların erkeklerle aynı sporları yapmamaları ve doğurganlıklarına zarar vermeyecek, zerafetlerini bozmayacak hafif sporlar yapmaları gerekmektedir.
+
folklorik bilgi derlemek, bir yandan kültürlerin muhafaza edilmesi ve zenginliğinin korunması gibi bir söylem içerirken, bir yandan da ulusal tarih yazımı ve toplumsal hafızayı oluşturma gibi siyasi işlevlere sahiptir.
+
siklet merkezini göbeğe veren dansların halkevlerinden yayılması doğru olmaz.
+
halk ezgisinde nasıl açık söze müsaade etmiyorsak halk oyununda da fena ifadeli harekete öyle müsaade etmemek lazımdır.
+
her türlü kahramanlığın ifadesi olan zeybek oyunları, bengiler, asil hareketli erzurum barları ve halayları canlı, hareketli oyunları ve diğer bütün nezih, bedii oyunlar halkevlerinde yayılması gönülden istenen oyunlardır.
+
türk kadınının sporunu yapan, narin ve neşe dolu kadınlar olması gerektiğini söyleyen iktidar merci ile dersim’de ailelerinden edilen kürt kızlarını şehirli türk ailelerine verip, saçlarını kazıtıp sıkı bir beden terbiyesine tabi tutan zihniyet aynı ideolojik zeminden temellenir.
+
kışla, askerliğin tüm erkek vatandaşlara zorunlu olduğu bir ülkede, doğrudan bedeni hedef alan bir özneleştirme süreci olarak karşımıza çıkar. 20 yaşından itibaren askere alınan genç erkekler sıkı bir askeri idman disiplininden geçirilirler, koğuş sisteminde gündelik hayatın her edimi kalabalık gruplar halinde ve belirli bir plana göre uygulanır, şiddet içeren bir dile ve pratiklere maruz kalırlar. tüm bu disipliner uygulamalar ve daha fazlası militer yapının beden üzerinde tahakümü ile cisimleşen bir özneleştirme sürecine (türk olmayan erkeklerin kimlik ve iradelerinin silikleştirilmesi ve birer uysal vatandaş olarak üretimini esas alan “türk” erkek öznenin inşasına) ve bu amaçla bedenin terbiye edilmesine işaret eder.
+
hala cezaevlerinde ve nezarethanelerde süregiden işkence ve şiddet eylemleri ise devletin beden terbiyesi politiklarının kapalı kapılar ardındaki yüzünün göstergesidir.
+
haraway’in dediği gibi “bedenlerimiz, iktidar ve kimlik haritalarıdır”.
https://www.academia.edu/download/63175895/Toplum_ve_Kuram_Sayi_6-720200502-111686-eq49kq.pdf

kentleşme göstergebilimi çerçevesinde “paldır kültür kentleşmeler”
+
yeni kent düzeni organsız bir bedendir, orada her türden sınır ortadan kalkmıştır. kent, durağan kategoriler, dayatılmış normların dışında sürekli güncellenerek yenilenir. organsız kentte her şeyde bir anormallik kendini gösterir. onunla yaratıcı bir deneyimin önünün açıldığına inanılır. eski kent düzeni yersiz yurtsuzlaştırılır, ancak alışılmışın dışında yeni bir görünümde yeniden yurtlulaştırılır.
https://www.acarindex.com/pdfler/acarindex-0dae6204-a71d.pdf

çağdaş sanat ve siyaset dönüşümüne yeniden bakmak “politikanın estetize hali”
+
daha önce dünyanın merkezinde tanrı vardı. skolastik düşünce tüm hayata egemendi. 18.yüzyılda akılcılık ve bilimin egemen olduğu aydınlanma düşüncesi ile dünyanın merkezine akıl konuldu.
+
modern anlamda siyasetin oluşmaya başladığı dönemi kastediyoruz, yani ulus-devlete dayalı iktidar tarzının yerleştiği dönem. bu dönem sanatın önemli bir kamusal mesele haline gelip ulus-devletlerin kimlik inşasında etkili bir araç olmasıyla başlar.
+
foster’a göre, siyasî sanatın söyleyeceği pek bir şey kalmadığından, meydanı artık siyaseti olan sanat devralmıştır. “bu sanat anlayışı, siyaseti yansıtmaktan ya da olup biteni yeniden üretmekten ziyade, düşüncenin yapısal konumlanışını ve pratiğin toplumsal bütün içindeki etkinliğini dert edinen, günümüzle ilgili anlamlı bir siyasal kavramı oluşturmaya çalışan bir sanattır”.
+
1990’lara gelindiğinde, siyasal ortamdaki sağ/sol çekişmesinin yerini türk/kürt, laik/dindar, sünnî/alevî gibi etnik ve inanç temelli çekişmeler almıştır. bu, türkiye sanat ortamında o güne dek pek görülmeyen bir ayrışmayı da beraberinde getirmiştir. muhafazakâr dindar ve milliyetçi çevreler çağdaş sanat konularına mesafeli durduğundan, asıl tartışma türk ve kürt ulusalcıları arasında yaşanmıştır. bedri baykam ve halil altındere kuşağının ayrışması, bunun simgeleri sayılmaktadır.
+
picasso, sanatçının politik tavrıyla ilgili görüşlerini şöyle açıklar: “siz bir sanatçıyı ne sanıyorsunuz? eğer bir ressamsa sadece gözleri olan, bir müzisyense sadece kulakları olan, bir şairse kalbinin her köşesinde sadece lir olan bir aptal mı? tam tersine, dünyadaki ateşli, mutlu ya da korku verici olaylara karşı her an uyanık, bu gibi olayları yansıtmaya hep hazır siyasal bir varlıktır sanatçı. tarafsız kalmak bahanesiyle, kendinizi yaşamdan nasıl koparabilirsiniz? yaşantınıza böylesine çok şey katan diğer insanlarla ilgilenmemek nasıl mümkün olabilir? hayır, resim evleri süslemek için yapılmaz. düşmana karşı bir saldırı ve savunma aracıdır resim”.
+
kapitalist sömürü düzenine göre, sanat eseri bir meta haline getirilmiştir. ancak buna karşı çıkan muhalif sanatçılar, sanat eserinin sanatçının kendinden bir parça olduğunu bu nedenle meta olamayacağını söylemektedirler.
http://egitimsen.org.tr/wp-content/uploads/2015/12/%C3%87a%C4%9Fda%C5%9F-Sanat-ve-Siyaset-D%C3%B6n%C3%BC%C5%9F%C3%BCm%C3%BCne-Yeniden-Bakmak-Politikan%C4%B1n-Estetize-Hali_L%C3%BCtfiye-Bozda%C4%9F.pdf

estetik çağı: dünyanın arzu nesnesi haline getirilmesi
https://www.academia.edu/download/40742888/Estetik_Cagi_Dunyanin_Arzu_Nesnesi_Haline_Getirilmesi.pdf

hac anlatılarında yabancı imajı
+
dinsel bir gereklilik olarak icra edilen ve türk folklorunda önemli bir geçiş dönemi ritüeli olan haccın, türk toplumunda ümmet bilincinin gelişmesine olanak sağlamaktan daha çok ulusal bilincin keşfedilmesine katkı sağladığı söylenebilir.
+
yabancı imajını betimlerken kullanılan bir başka nitelik de beslenme pratiklerinde kendini göstermektedir. besin maddelerinin kendisinden bunların tüketim biçimlerine kadar farklı ayrıntılardaki ortaklıklar üzerinden bir yabancı imajı kaynak kişilerin belleğine yerleşmiş görünmektedir.
+
orada beytullah’ın etrafında böyle büyük bahçeler vardır. araplar pirinç pilavını yapıp poşetlere doldurup geliyor. büyük şeker poşetleri. ortaya gazeteyi serip pilavı deviriyorlar. başlıyorlar elleriyle yemeye… sekiz on kişilik gruplar bunlar…
+
bu anlatılardan bazılarında gazetenin yerini muşamba, bazılarında pilavın yerini et almakta ancak “yemeği ortak bir noktadan elleri ile yiyen araplar” tüm varyantlarda tekrar eden bir motif olarak sabit kalmaktadır.
+
beslenme pratikleri esnasında “biz” ile “onlar” arasındaki sınırların çizilmesinde kullanılan bir başka ölçüt de baharattır. özellikle güney asya ülkelerinden gelen müslümanların değişik baharatlarla yemeklerini tüketmeleri, türk hacıların ilgisini çekmiş bir konudur.
+
onların yediklerinin bir lokmasını bile yiyemem.
+
başlangıçta insanın bedenini dış etkilerden koruma işlevini üstlenen ancak zamanla bir takım sembolik iletişimsel anlamlar yüklenen kıyafetler, kimlik gruplarının belirlenmesinde tarih boyunca etkili bir araç olmuştur.
+
kaynak kişilerden biri kıyafetlerden bahsederken “bizim türklerden gayri kimse yok” diyerek mensubu olduğu toplumu kıyafetler üzerinden yeğlemektedir.
+
islam her ne kadar sosyal hayatın tüm ayrıntılarını biçimlendirme konusunda etkin bir rol üstlense de bu öğretinin dünyadaki yaygınlığının doğal bir sonucu olarak müslüman toplumların değerler sistemindeki farklılıklar aynı biyolojik gereksinimlere farklı yanıtlar verilmesi sonucunu doğurmuştur. tuvalet ihtiyacı bunlardan biridir ve türk hacılar, bu ihtiyaçlarını karşılama konusunda yabancılardan ayrı bir yerde olduklarına dair fikirlere sahiptir. bu konuda üretilen söylemde özellikle siyahilerin mahremiyet algılarının çok esnek olmasına dair fikirler dikkat çekmektedir.
+
afganistan’dan pakistan’dan gelenler hep ortalıkta yaşıyor. duvarın kenarına döşeğini atıyor, karısı kızı, çoluğu çocuğu orada uyuyorlar öyle. bizim türkler ar sahibidir. bunu yapmaz.
+
orada bize en yakın olanlar endonezya’nın hacıları idi. onlar hem çok genç hem çok saygılı hem ibadetine çok düşkün kişilerdi. dinine bizden daha bağlılar. sünnetleri farzları aksatmıyorlar. bilgileri de fazla. mesela araplar peygamberimizin memleketinde yaşıyorlar ama farzları kılıyorlar, sünnet yok, temizlik yok…
+
bedensel temizliğe dair stereotipler özellikle siyahiler ve endonezyalılar söz konusu olduğunda taban tabana zıt olabilmektedir. endonezyalıların çok temiz olduğunu düşünen kaynak kişiler arap olarak adlandırdığı siyahilerin “pek koktuğunu” dile getirmektedir.
+
başka bir kaynak kişi ise hac esnasında karşılaştığı en olumsuz davranışların siyahiler tarafından sergilendiğini vurgulayarak kâbe’nin etrafını tavaf ederken uzun boylu siyahilerin, ilerleyebilmek için önündeki hacılara dirsekleri ile vurarak yol açmaya çalıştığını dile getirmektedir.
+
onlardaki düzen bizim türklerde yok. hepsi muntazam, hepsinin kulaklarında kulaklık, hocanın söylediklerini bir bir takip ediyorlar. adımları bile nizami. asker gibi maşallah.
+
bizim türkler ibadetten çok gezme tozma peşinde. sabah akşam çarşı pazar geziyorlar. yedi göbek akrabasına hediyelik eşya topluyorlar. aldıkları çin malı ıvır zıvırı çuvallarla türkiye’ye getiriyorlar. sonra köyde herkese dağıtıyorlar. bu yanlış bir hareket. oraya sen ibadet için gidiyorsun.
+
deve hacı olmaz gidip gelmeyle mekke’ye, eşek derviş olmaz odun çekmeyle tekkeye.
+
ulus devlet inşa süreci ve sekülarizm arasındaki ilişkinin çok güçlü olduğu vurgulansa da 1970’li yıllarda iç ege’de yürüttüğü saha araştırmasından elde ettiği bulgularla cumhuriyetçilik ve islamcılık ideolojileri arasında işlevsel bir ilişkinin varlığından söz eden lindisfarne, islamiyet ve ulus devlet yapılarının türkiye’de ortodoks bir türdeşliğin yeniden üretilmesi maksadıyla sürekli olarak bağdaştırılmasına dair oldukça ikna edici bir saptamada bulunmaktadır.
+
islami endişelerle icra edilen bu ritüelin ümmet kimliğini pekiştirmeye dönük sonuçlardan ziyade ulusal kimliğe dair farkındalığın gelişimine olan katkısı kaynak kişilerin yabancılara dair ürettikleri imajlarla sürekliliği olan bir mekanizmaya dönüşmektedir. böylelikle köyündeki kahvesinde oturan, mahallesindeki camide kendi yerel ve küçük cemaati ile namazını kılan birey, mensubu olduğu ulusun sınırlarını keşfetmekte ve bu karşılaşma sayesinde kendi konumu ve topluluğuna dair farklı anlamlar üretme olanağını yakalayabilmektedir. kaynak kişilerin çoğu yerde yabancı karşıtı (zenofobik) fikirleri açıkça dışa vurması, toplumsal bellekte ulusal bilincin dinsel bilince olan baskınlığının bir kanıtı olarak değerlendirilebilir.
https://www.academia.edu/download/67715647/Hac_Anlat%C4%B1lar%C4%B1nda_Yabanc%C4%B1_Imaj%C4%B1.pdf

“çağdaş nedir?” sorusunun estetik ve politik açılımı: nietzsche, kant, foucault, rancière
+
nietzsche’nin klinik terimlerine istinaden geçmişin muhafazasının şimdide yarattığı keyfiyet ve geleceğe yönlendirdiği hınç duygusu hastalıklı bir sağlıktır, öte yandan tarihin yeniden yazımıyla birlikte hem yıkıcı hem de yaratıcı bir tavrı sergilemek geleceği kucaklayan gönüllü bir acı çekme durumudur, yani sağlıklı bir hastalıktır.
+
nietzsche için istenç belleği, “etkin bir kurtulmamayı-isteme, bir kere istenmiş olanı sürekli-ve-sürekli isteme” olarak bir tarih aşırılığının, unutmanın yokluğunda hastalıklı bir hatırlamanın oluşturduğu bellektir.
+
çağdaş, bu üç düşünür özelinde, tarihin yaşama bürünmüş halini yaratıcı bir faaliyetle yeniden ele alması bakımdan şimdiye gösterilen özel bir dikkatin adıdır. çağdaşlık, şimdiye fark getirme ya da şimdinin farklılaşması sürecinin deneyiminin adıdır. çağdaşlık, geleceği geçmişin şimdide deneyimlenen yapıları ya da değerleri vasıtasıyla konu edinen ve şimdinin değişimini öngören politik ve estetik bir karşılığı olan deneyimin adıdır.
https://www.e-skop.com/images/UserFiles/Documents/Editor/c%CC%A7ag%CC%86das%CC%A7_nedir.pdf

yeme bozuklukları ve aile yapısı: bir gözden geçirme
https://dusunenadamdergisi.com.tr/storage/upload/pdfs/1587545708-tr.pdf

alternatif takılar ve malzemeler
+
birinin çöplüğü, diğerinin zenginliğidir.
+
yerden bedene bedenden kalbe
http://www.ek.yildiz.edu.tr/images/images/yaraticiendustriler.pdf

halk hikâyelerinde bir imaj olarak bağ ve bahçenin kadın ve bedeni ile ilişkisi
+
metinde beden cennet bağı, memeler ise turunç olarak imgelenmiştir: “ko baban beslesin bagı / girmesin hoyrat ayagı, / beyaz gögsün cennet bagı / turuç memen emaneti.
http://turkoloji.cu.edu.tr/pdf/esra_akbalik_halk_hikayeleri_bag_bahce_kadin_bedeni.pdf

güzel olarak nitelendirilen kadın imgesinin yorumlanması
https://www.academia.edu/download/62242761/estetik_mevzuunda_yapilmis_cokrenkli_bir_mastir_tezi20200301-75363-1u73shl.pdf

bitmemiş bir proje olarak beden
+
“evde taylorizm”: türkiye cumhuriyeti’nin ilk yıllarında evişinin rasyonelleşmesi (1928-40)
https://www.academia.edu/download/8173892/84.pdf

futbol ve toplumsal muhalefet
+
kapitalist üretim sürecinde ırkçılık, futbol ve medya
+
1994 terör ortamında vanspor’un fenerbahçe yengisinin
siyasallaştırılması
+
taraftar mı, müşteri mi?
+
kitlelerin afyonu futbol
+
mafya ligi: türkiye’de futbol-mafya ilişkileri
+
spor gazetelerinin daimi bir içeriği: erotik ve pornografik reklamlar
+
adorno’ya göre, gelişmiş kapitalizmde eğlence çalışmanın bir uzantısıdır… spor ekonomik nedenlerle aşağılanmış bedenin özgürleşimini, endüstri toplumu tarafından kendi işlevlerini gerçekleştirmekten mahrum bırakılan bedene geri dönüşü vaat eder. spor makinenin insanın elinden aldığı bazı insani işlevleri yeniden kazanmasını sağlar, ama yalnızca onu yeniden acımasızca makinenin hizmetine sokabilmek amacıyla.
https://www.academia.edu/download/30476419/dergi26.pdf

hallâc’ın bilinmeyen bir menkıbesi mi, yahut tarak-nâme mi?
+
âh ene’l-hak
+
– tasavvuf nedir yâ hallâc?
– en aşağı mertebesi şu gördüğün manzara! (idam)
– en yüksek derecesi hangisidir?
– senin için mümkün değil!
+
tarak ile âşığın bedeni arasındaki ilgi, âşığın bedeninin sevgilinin cevr ü cefâsıyla parça parça olduğu hayâline dayanır. bâkî, “ey sevgili yanbakış kılıcın beni tarak gibi parça parça etsin, (yeter ki) sonunda saçlarına bu yolla ulaşmak bana nasib olsun.” derken, tarağın parçalı şekli ile, âşığın yüz parça olmuş bedeni arasındaki şekil benzerliğinden hareket eder:
çâk çâk itsün beni şemşîr-i gamzen şâne-veş
zülfüne tek âkıbet olsun müyesser dest-res
https://www.academia.edu/download/31443271/tarakname.pdf

cansu canan özgen
+
mühendislik bana çok şey kattı. ben beyni bir araba motoru olarak düşünüyorum. bastıkça açılıyor.
+
ben bir mühendisim. belki daha sayısal şeyler yapabilirim orada da kendime bir nefes alma alanı açmak adına olabilir.
+
ramazan hoca vardı ve derdi ki; “tarih ahmaklar için tekerrür eder.”
http://www.susurlukticaretborsasi.com/images/dergi/2017hazirandergi.pdf

gösteriş piyasasında kuaförler: ankara ve niğde kuaför örneklerinde gündelik hayat ve kadınlık imajının yapılandırılışı
https://www.academia.edu/download/55435274/Gosteris.Piyasasinda.Kuaforler..pdf

bilimsel buluşlar ve giyim tasarımına etkileri
https://www.academia.edu/download/65486527/Lisansustu_Ogrencileri_Sanat_ve_Tasar%C4%B1m_Sempozyumu_ve_Sergisi.pdf

tanrısız ahlak?
+
istatistikler, inançlı insanların nüfusun kāhir ekseriyetini oluşturduğu ülkelerdeki suç oranlarının seküler ülkelerdekine nispetle daha fazla olduğunu göstermektedir.
http://isad.isam.org.tr/vdata/sayi28/isad028_soyucak.pdf

türkiye’de vergi algısının ayıp, günah ve suç bağlamında değerlendirilmesi
https://www.researchgate.net/profile/Ali-Goekhan-Goelcek/publication/344044004_Turkiye’de_Vergi_Algisinin_Ayip_Gunah_ve_Suc_Baglaminda_Degerlendirilmesi/links/5f51fdaba6fdcc9879c9ff77/Tuerkiyede-Vergi-Algisinin-Ayip-Guenah-ve-Suc-Baglaminda-Degerlendirilmesi.pdf

harun yahya’nın çakma fosilleri
https://www.researchgate.net/profile/Thierry-Backeljau/publication/275769681_Yaratilisciligin_curutulmesine_taksonomi_katkisi_Harun_Yahya%27nin_cakma_fosilleri/links/554629ed0cf234bdb21d8aa3/Yaratilisciligin-cueruetuelmesine-taksonomi-katkisi-Harun-Yahyanin-cakma-fosilleri.pdf

bir yapı, özgün işlevini yerine getirebildiği sürece mimari kimliğini koruyabilir. ışlevin, yapının mimarisi ile uyum içinde olması, mimari kimliği zedelememesi ve yapıyı zorlamaması beklenir.
https://dspace.gazi.edu.tr/bitstream/handle/20.500.12602/149544/Hooman_Sobouti_tez.pdf.pdf

aydınlanma felsefesi ışığında, modernizm’den postmodernizm’e aklın ve bedenin estetikle dansı
+
estetiğin üç temel kurucu öğesi vardır: malzeme, form ve ifade. güzellik, nesnelleşmiş hazdır, hoşlanmadır.
+
ilk çağda beden kendi içinde bir bütün olarak tanınırdı. hümanizmle tanrı’nın cisimleşmesi, beden tasvirleri üzerine sanatçının özerkleştiğinin de bir göstergesi oldu.
+
bugün hepimizin tek tanrısı güçlü bir iktidar kurumu olarak medya ve dayanabileceğimiz tek şey var o da yine kendi bedenimiz.
+
tanrı, oğlu isa yoluyla etten gelir.
+
çok çirkin ve arıcı verici bir ölüm yolu olan “çarmıha gerilme” bugün anlamını yitirmiş ve estetikleştirilmiş bir olgu olarak bir görüntüden ibarettir.
+
belki de, “sözcüklerle bir türlü anlaşamayan insanların, dans dilinin anlatım gücüne daha fazla başvurmak zorunda kalacağını” varsayarak, “bedenin gizilgücünü harekete geçirmek” isteyenleri dans’a çağırıyor.
http://dspace.akdeniz.edu.tr/bitstream/handle/123456789/1563/T02002.pdf

demokrat partinin din politikalarının türk basınında yansılamaları (1950-1954)
+
beyannameleri ve nutukları süsleyen dini sözler, kaleme alınan fetvalar, metinlerin başındaki besmeleler, kongrelerin sonundaki dualar.
+
vatanın kurtarılması ve geleceği için yapılan toplantı ve kongrelerde de din faktörü ön planda olmuştur.
https://www.acarindex.com/dosyalar/makale/acarindex-1423868336.pdf

sorunlu ‘religion’ kavramı ve hinduizm kurgusunun bîrûnî’ye atıfla irdelenmesi
+
religion kelimesi latince “religio”dan türemiştir. “relegere” (dikkatli bir şekilde gözlemleme), “religari” (tekrar bağlanma) ve “reeligere” (yeniden seçme), religion kelimesinin muhtemel kökenleridir ve her biri birbirinden farklı fakat belli noktalarda birbiriyle örtüşen dinî tavırlara işaret etmektedir.
+
dinin özellikleri ve fonksiyonu, en az kavramı ihtiva edecek şekilde tek bir cümleyle ifade edilmek istenseydi mana kavramının baskın geldiği görülürdü. gerçek anlamda dindar bir kimseyi içten bağlılığa sevk eden şey ne korku, bu dünyada veya öldükten sonra güvende olma beklentisi, ne mükâfat arzusu ne de sırf bir alışkanlıktır. bu şey, hayatın belli bir manaya, ama sadece kendi imanı tarafından sağlanan tek bir manaya sahip olduğu hissidir. zahirde görünen dinî davranış biçiminden ne tür psikolojik hâller sâdır olursa olsun, altında yatan şey, daima bu derin mana hissidir.
+
avrupalılar islâm’dan islâm olarak değil de muhammedîlik (mohammedanism) olarak bahsettiler. norman daniel tarafından işaret edildiği üzere, isa ile muhammed bu şekilde yan yana konulduğunda, “hakikat” ikincisinin bir taklit, bir sahtekâr olduğunu söylemek durumundadır. islâm’ı bu tarzda gözlemleyen ilk kişi ise yuhanna ed-dımaşkî’dir.
+
wilfred cantwell smith’e göre “hinduizm” denilen şey, bilhassa hatalı bir kavramsallaştırmadır; zira hinduların dinî bakış açısına uygun bir anlayışla hiçbir şekilde bağdaşmamaktadır.
http://www.genderi.org/pars_docs/refs/77/76456/76456.pdf

dans ve kostüm tasarımı
+
insanlar kutlama, sevinç, dinsel ayin ve tüm duygularını dans yoluyla ifade etmişlerdir. her ülkenin kendi danslarındaki değişik hareketlerle izleyici arasında bir bağ kurmak çok kolaydır.
+
günlük yaşamın ayrıntıları, avcılık, ölüm, sevinç, hasat, mevsimler ve benzeri şeylerin hepsi dansla ifade edilirdi. hayatın taklidi olan dans, zamanla büyülü bir ritüel haline geldi. kötü ruhları kovmak, fırtınaları dindirmek, yağmur yağdırmak, hastalıkları iyileştirmek, savaşları kazanmak için yapılan danslarda, yavaş yavaş adımlar belirlenerek düzene sokuldu.
+
tufan, insanlığın kültür tarihinde hemen her kavmin mitosları arasında yer alan bir doğa olayıdır. tanrının insanları cezalandırmak için var ettiği büyük yağmurlarla oluşan geniş su baskınlarının adıdır.
+
tufan dansı kostümünün pelerininde deniz renkleri olan mavi tonları kullanılmıştır.
+
ispanya’da dans, bazı katedrallerde kutsal günlerde ayinlerin bir parçası olmuştur. paskalya sırasında delikanlılar mihrabın önünde dans ederek tanrıya olan bağlılıklarını dile getirmişlerdir. ispanya flâmenko dansının tarihi, 711’de mağribiler, araplar, suriyeliler ve berberilerin ispanya’yı işgaline dayanmaktadır.
+
şaman hastaları iyileştiren, dinsel törenleri yöneten, ölüleri öbür dünyaya kadar geçiren din insanıdır. ruhlarla ve öbür âlemle temas kurabilmek için düzenlenen törenlerde şaman her oyuncu, hem dansçı hem de şarkıcı olur.
+
süreç içersinde islamiyet’in yayılışı da anadolu halk danslarını etkilemiş ve dans osmanlı sarayında oryantalist etkiyle varlığını sürdürmeye devam etmiştir. dinsel inançların ve cinsel bakış açısının, kadının toplumdaki yerinin bu etkideki rolü büyük olmuştur. osmanlı sarayında dans, çengiler, köçekler ve cariyeler tarafından yapılmıştır.
http://www.ressjournal.com/Makaleler/1977561091_20%20Song%C3%BCl%20KURU.pdf

türklerde dini danslar
+
islam dünyasında dini danslar sadece dört tarikatte görülmektedir. bunlardan mevlevilik ve bektaşilik önceden de belirttiğimiz gibi türk tarikatlandır.
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/118316

bütün ülkenin kralın mülkü olduğu düşüncesi, nihai ifadesini xıv. louis’e atfedilen “l’etat c’est moi / devlet, işte o benim” sözünde bulan, kral ile ülkenin ya da devletin özdeşleşmesi anlayışıyla içiçe geçmiş ve zaman içerisinde monarşi, zamansal ve mekansal anlamda bireysel varoluşu aşan ve tüzel bir kişilik kazanan gayri şahsi bir kurum olmaya doğru evrilmiştir. on altıncı yüzyılda özellikle ingiltere’deki hukukî ve siyasi tartışmalarda öne çıkan “kralın iki bedeni” anlayışı kralın tüzel kişiliğine dair tartışmanın ilginç bir yansımasıdır. ilginçtir, zira, bu tartışmalarda, hristiyanlığın ilk döneminde isa’nın insanî ve tanrısal doğasının neliğini konu alan kristoloji tartışmalarında ileri sürülen argümanların ve bu argümanların neden olduğu mantıksal sorunların neredeyse aynen tekrar edildiği görülmektedir. bu teolojik aktarımın teorik dayanağı ise on altıncı yüzyıldan itibaren kralların, papaların yerini alarak, tanrı’nın yeryüzündeki vekilleri, ya da i. james’in ifadeleriyle, “nefes alan suretleri” olarak kabul edilmeleridir. “kralın iki bedeni” teorisine göre, kralın, biri doğal, diğeri de siyasî olmak üzere iki bedeni vardır. doğal bedeni üzerinden kral diğer tüm insanlar gibi bir insandır ve onların sınırlarıyla sınırlanmıştır. bir ademoğlu olarak kral yetersizdir; yanlış yapabilir, ahmaklaşabilir; hepsinden önemlisi de kral ölümlüdür. ancak, siyasi bedeni itibariyle kral insanlığını aşarak tanrısallaşır. zira, kralın siyasi bedeni mutlak anlamda mükemmeldir; her türlü kusurdan, zayıflıktan ve uygunsuz davranıştan münezzehtir. en önemlisi de, kralın siyasi bedeni ölümsüzdür. her yerde hazır ve nazırdır. kral için “günaha yönelmek, kötülük yapmak, hasta olmak, yaşlanmak ya da kendi kendine zarar vermek” söz konusu değildir. bir kralın doğal bedeni öldüğünde, onun siyasi bedeni yeni krala geçer. böylelikle siyasi beden bir tür “ruh göçü” sayesinde tüzel bir kişi olarak ilelebet yaşayacaktır.
+
teknik bilgi, doğrudan tecrübede karşılaştığımız olgulardaki düzenliliklerin, diğer bir deyişle hangi etkilerin hangi sonuçları ortaya çıkardığının bilgisidir. örnek olarak sağlık üreten poetik bir bilim olarak tıp, belirli semptomların ve ona bağlı hastalıkların teşhis ve tedavisiyle ilgilenir. tıbbın tekniğine sahip kişi, ilgili ilacın tespit edilen semptomu ve ona bağlı olarak hastalığı neden ortadan kaldırdığını bilmez, sadece ortadan kaldırdığını bilir. bu anlamda teknik doğrudan deneyime dayanır.
http://kutadgubilig.com/wp-content/uploads/2020/01/SAYI-40.pdf

jean-jacques rousseau’da sivil din kavramı
+
rousseau, sivil dini toplumsal sözleşmenin birey veya gruplar tarafından altının oyulmasını engellemeye yönelik bir önleyici kurum olarak kurgular. sivil din, toplum düzeni içinde yaşayan insanların doğal hallerinde sahip oldukları kendi çıkarını gözetme eğilimlerini engelleme amacı güder. rousseau’ya göre, insanların kendi çıkarlarını toplumun ortak çıkarlarının önüne geçirmeleri durumunda, toplum ve devlet ortadan kalkacak ve doğal çatışma hali geri gelecektir.
+
rousseau’nun “sivil din” önerisi liberal hassasiyetleri rahatsız eder niteliktedir.
+
rousseau’nun sivil din kavramını doğru anlayabilmek için toplumsal sözleşme, genel irade ve kanun konularında söylediklerini dikkate almak gerekir.
https://dspace.ankara.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12575/53264/19138.pdf

jean jacques rousseau’da “sivil din” tasarımı bağlamında din-siyaset ilişkisi
+
inanılan din sadece belirli bir ülkenin sınırları içerisinde geçerlidir ve ülkede, dinle devlet, tanrı ile yasa özdeştir. dogmaları, dinsel âyin ve törenleri belirleyen devlettir. dolayısıyla bu anlayışta devlet “bir çeşit teokrasi,” din de “toplumsal ya da pozitif din hukuku” dur. bu din, ona göre, tanrı sevgisini yasa sevgisi ile birleştirdiği, yurttaşlara yurda karşı aşırı bir hayranlık aşılayarak devlete hizmet etmenin, devletin koruyucusu tanrı’ya hizmet anlamına geldiğini öğrettiği için politik olarak faydalıdır. bu dine göre, “yurdu uğrunda can vermek şehit olmaktır; yasaları çiğnemek dinsizliktir”. ne var ki bu din, “yanılgı ve yalan dolan üzerine kurulu” dur. çünkü, kendisinden olmayanları, kendisi gibi inanmayanları inançsız, yabancı ve barbar olarak görür. “insanları aldattığı, çabuk kanan, kör inançlı kişiler durumuna soktuğu ve gerçek tapınmayı bir takım boş törenlere boğduğu için ayrıca kötüdür”. söz konusu din potansiyel olarak acımasız ve aldatıcı olmasının yanında hoşgörüsüzlüğe ve milliyetçi fanatizme de yol açabilen bir özelliğe sahiptir. çünkü kendisi gibi inanmayanları öldürmenin kutsal bir eylem olduğuna inanır.
+
bu din, “insanlara iki çeşit yasa, iki yurt veren, birbirine karşıt görevler yükleyen, aynı zamanda hem dinli hem yurttaş olmalarını engelleyen,” ona göre “tuhaf bir din”dir.
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1106365

emile durkheim’da bir sivil din olarak milliyetçilik ve vatanseverlik
+
sivil din, politik ve sivil düzene yönelik bir dizi sosyal ve kültürel prensipler, değerler ve ritüellere gönderme yapmaktadır. onun dinî yönü genellikle ilgili toplumun kurumsal dinî yapısında yer alan sembollere ve bu semboller vasıtasıyla aşkın bir amaç ve meşruiyeti sivil düzene aşılama niyetine dayanır. bunun yanı sıra herhangi bir grubun üyelerinin kutsal olarak nitelendirdikleri halk ritüelleri, sembolleri siyasi liderlere yönlendirilen aşkınlık ve eşsiz saygı da sivil dinin dinî yönüne işaret etmektedir.
+
toplum kendiliğinden hem dinî hem de sivil olan bir nitelik ile karşımıza çıkmaktadır. durkheim’a göre, bu dinî ve sivil birlik en iyi avustralyalı primitiflerin periyodik toplantıları ve meclisleri sırasında gözlemlenir. bu, insanı çılgınlık derecesinde coşturan ve olağanüstü güçlerle irtibata geçmesini sağlayan, durkheim’ın “kutsal şeyler dünyası” dediği bir atmosferin içinde gerçekleşir. nitekim, ona göre, din de galeyan halindeki bu sosyal çevreden neşet etmiştir.
+
durkheim’e göre, ister dinî olsun ister dünyevi, bütün törenler dinî bir atmosferin içinde cereyan etmektedirler. çünkü bunlar “dinî bir hal”e benzeyen bir heyecan ve coşku atmosferi üretirler.
+
insanoğlu “sıradan şeylerden kutsal yaratmak” için sonsuz bir yeteneğe sahiptir. durkheim, bu çerçevede; prenslere, soylulara ve siyasi liderlere atfedilen kutsallığa ve kendilerine gösterilen eşsiz saygıya dikkat çekmektedir.
+
durkheim açısından sivil din, grubun kolektif kimliğinden spontane olarak ortaya çıkmaktadır. bu nedenle onun dışsal bir güç tarafından tasarlanmasına veya önceden planlanmasına gerek yoktur.
+
bellah’ın ifadeleri ile “onun kendi peygamberleri, kendi şehitleri, kendi kutsal olayları ve mekanları, dinsel ritüel ve sembolleri vardır. o, tanrı’nın iradesi ile mükemmel bir şekilde uyumlu ve bütün ulusların ışığı olarak amerika’nın bir toplum olması ile ilgilidir.”
+
dindar milliyetçi sadece öznel olarak ulusal tanrıya bağımlılığını kabul etmekle kalmayıp aynı zamanda saygı ve hayranlık yoluyla nesnel olarak da bu bağımlılığı kabul etmeye hazır olan kişidir.
+
akıl (intellect) spekülatif bir milliyetçilik teolojisi ve mitolojisini inşa eder.
+
milli duygu, dinî duygu ile kaynaştığında ve milliyetçilik bizzat bir din veya dinin yerini tutan bir şey haline geldiğinde meydana gelebilir.
+
milliyetçilik eski dinlerin yerini alan ikame bir dindir. milliyetçiliğin anladığı biçimdeki millet bir tür tanrıdır. setonwatson, milliyetçiliğin bu türünü millet tapıcılığı olarak isimlendirmektedir.
+
durkheim, hıristiyanlığın sekülerleşmesinin inkar edilemez bir gerçeklik olduğunu ve bunun sonucu olarak da modern toplumun geleneksel dinlerin ifa ettiği bütünleştirme fonksiyonuna hizmet edecek seküler dinlere ihtiyaç duyduğunu savunmaktadır.
+
hiçbir yerde, toplumun kendisini tanrılaştırması ya da tanrılar yaratma yeteneği, fransız devriminin ilk yıllarında olduğundan daha açık değildir. gerçekten de, bu zamanda, genel heyecan ve galeyanın etkisi altında, doğaları gereği saf seküler, dinî olmayan şeyler, kamuoyu tarafından kutsal şeylere dönüştürüldü: bunlar vatan, özgürlük ve akıl idi. dogmaları, sembolleri, mihrapları ve bayramları olan bir din kendiliğinden oluşmaya başladı.
+
durkheim, totemizmin modern formunun milliyetçilikte bulunduğunu ileri sürmektedir. durkheim’in öngördüğü sivil dinin içeriğinin milliyetçilik ve vatanseverlik tarafından oluşturulduğu yorumlarının temelinde de bu durum yatmaktadır.
+
rahip nasıl kendi tanrısının yorumlayıcısı ise öğretmen de kendi döneminin ve ülkesinin yorumlayıcısıdır.
https://www.sosyalarastirmalar.com/articles/as-a-civil-religion-nationalism-and-patriotism-in-emile-durkheim.pdf

sanatta yatak: sadece bir eşya değil
+
grovier’e göre: “her yatak her sanat yapıtı gibi bir sırrı saklar”.
+
doğumdan başlayarak ölüme kadar insana eşlik eden bu öğe, sevme, birliktelik, hastalık, depresyon, üretme gibi insana dair olan birçok duyguyu ve durumu içinde barındırır.
+
manet’nin resmindeki kadının altından döşek, yastık ve çarşafları ile yatağı aldığınızda, yıkıcılık giorgione’nin resminden çok daha fazla olacaktır.
+
birincisinde mitolojik bir güzele hizmet eden yatak, ikincisinde güzellik tanrıçası venüs üzerinden evlilik, erotizm ve annelik temalarına vurgu taşırken, sonuncusunda bir kadının çıplaklığına ve fahişeliğe dönük erotizmine hizmet eder.
+
davut neden dini bir ortamda değil de, bir yatağın önündedir?
https://ulakbilge.com/makale/pdf/1576837099.pdf

erotik akıl
+
kadının tanrı vergisi hakkı: ilgi odağı olmak
+
“kadın kendi başına değil, seyircinin onu gördüğü biçimde çıplaktır”. john berger görme biçimleri adlı kitabında aynen böyle diyor.
+
kara çarşafla çerçevelenmiş bir çift sürmeli göz, düşük bel bir pantolondan taşan kalçalar, bir düğme farkla gömleği aşan memeler, incir yaprağıyla örtülü beden…
+
kadınlar neden bedenlerini sergiler?
+
sevgi karın doyurmuyor; ama çıplaklık sektöründe geniş istihdam olanakları var. hem daha çok insanın “sevgisi” hem de bunun nakde çevrilme garantisi gayet cazip bir teklif olabilir. her meslekte bir yıpranma payı var zaten, hele bu tip ağır işlerde…
+
kalın bacaklı bir kadın, dikkatleri göğüslerinde toplayarak uzun süre idare edebilir.
+
dekoltenin amacı, karşılıklı arzu yaratmaktır.
+
kadın, kadın için de açılır.
+
çıplaklık derecesinde dekolte giyen ve ‘kendim için giyiyorum’ diyen kadının dürüstlüğünden şüphe etmek gerekir.
https://www.academia.edu/download/57629095/EROTIK_AKIL.pdf

kur’ân’a edebî yaklaşım çıkmazı
+
araplar, kur’ân’ı bütün insan ürünü metinleri geride bırakan bir edebî metin olarak değerlendirmek suretiyle islam’ı kabul etmişlerdir.
+
islamî literatürde bu konuda birçok rivâyet aktarılmaktadır. bu rivâyetlere göre, inanmayanlar bile kur’ân dilinin muazzam şiirsel etkisiyle büyülenmişlerdir.
https://www.academia.edu/download/58519194/9-edebiyaklasim.pdf

âb-ı hayât’ı aramak
https://www.researchgate.net/profile/Cemal-Demircioglu/publication/337935052_OSMANLI_EDEBIYAT_GELENEGINDE_TERCUME_ESERLERI_INCELEMEDE_BIR_YONTEM_ONERISI_EYLEME_ODAKLI_SOYLEM_COZUMLEMESI/links/5df52719299bf10bc35c731f/OSMANLI-EDEBIYAT-GELENEGINDE-TERCUeME-ESERLERI-INCELEMEDE-BIR-YOeNTEM-OeNERISI-EYLEME-ODAKLI-SOeYLEM-COeZUeMLEMESI.pdf

farsça deyim ve atasözlerinde âb-ı hayât ve türk edebiyatına yansımaları
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/33235

xvı. yüzyıl nasihatnamelerinden asihatnamelerinden seçkin bir örnek:
hızrî’nin âb-ı hayât mesnevisi
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/406620

alevi-bektaşi şiir dünyasından “âb-ı hayât”a bir bakış
+
âb-ı hayât hakkında yine pek çok kaynakta çeşitli bilgilerle karşılaşmaktayız. efsaneye göre büyük iskender m.ö.3000 yıllarında babil şehrini almak için ön asya’ya geldiğinde ciddi bir hastalığa tutulur. “ büyük iskender’e bakan doktorlar ab-ı hayat (ölümsüz hayat) suyunu içerse iyi olacağını söylerler. bunun üzerine atlılar ab-ı hayat suyunu aramak üzere dört bir yana dağılırlar. sonunda ab-ı hayat suyunu bingöl dağı’nın yanındaki vadide bulurlar ve getirirler. suyu içen büyük iskender iyileşir ve daha güçlü olduğunu hisseder. vadideki göl daha sonra esrarengiz bir şekilde bölünerek binlerce göle dönüşür. böylece ab-ı hayat suyunun hangi gölde olduğu asırlarca anlaşılamaz.”
+
âb-ı hayât ile ilgili vurgulanması gereken son husus ise, annemarie schimmel’in, “ lslam’ın mistik boyutları “ adlı kitabında âb-ı hayâtın yeşil renkte olduğunu belirtmesidir.
http://turkoloji.cu.edu.tr/HALK%20EDEBIYATI/koksal_genc_alevi_bektasi.pdf

hâfız-ı şîrâzî ve âb-ı hayât
+
o’na göre cennet, mesire yeri olan ırmak kıyısı ve hayat suyu da lezzetli şaraptır. bu durumda, âb-ı zindegî lezzetli şaraptan başkası değildir ve onu meyhanede ve kadehte aramak gerekir:
hayat suyuyla irem bağı’nın manası, ırmak kıyısıyla lezzetli şaraptan başka nedir?
+
aşağıdaki beyitte geçen nushe reçete anlamında, şerbet ise şurup/ilaç anlamında kullanılmıştır. nushe-i şerbet tamlaması ise “hâfız’ın şurup gibi” şiirinden istiaredir. bundan dolayı şair, dizelerinin bütün hastalıkları iyileştireceğini ve sözünün mürekkebinin şiirini okuyan insanlara binlerce âb-ı hayât çeşmesini açacağını söylemektedir.
hâfız, şiirin bana âb-ı hayât içirdi. gel, doktoru bırak da benim şiirimi oku!
+
hızır’ın hayat bulduğu o suyu meyhanede ara, o su kadehtedir.
+
isa’nın ölüleri dirilten nefesleri, lâl dudaklarına mahsus bir huy, hızır’ın içtiği âb-ı hayât, tatlı dudağından bir hikâyedir.
+
dudağını öpmekte ve şarap içmekteyim. adeta âb-ı hayât’a yol bulmuş, âb-ı hayât’ı elde etmişim!
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/441602

türk masal kahramanı cadı karı ve rus masal kahramanı bába yaga tiplerinin karşılaştırılmalı analizi
https://www.academia.edu/download/41078156/UKHAD.pdf

analitik etiğin babası kimdi? george edward moore’un dna testi
https://philarchive.org/archive/CREAEB-3

bir bilme teorisi denemesi
+
bu yazının birisi olumsuz diğeri olumlu olmak üzere iki temel iddiası vardır: birincisi, alışılagelen bilgi tanım ve teorileri ya kusurlu ya da yetersizdir. ikincisi, bilme sürecimiz, önceki teorilerin kusur ve yetersizliğinin ortadan kaldırıldığı yeni bir bilme teorisini mümkün kılmaktadır.
+
bu yazının birisi olumsuz diğeri olumlu olmak üzere iki temel iddiası vardır: birincisi, alışılagelen bilgi tanım ve teorileri ya kusurlu ya da yetersizdir. ikincisi, bilme sürecimiz, önceki teorilerin kusur ve yetersizliğinin ortadan kaldırıldığı yeni bir bilme teorisini mümkün kılmaktadır.
+
“bilgi nedir?” sorusu, felsefe tarihindeki en talihli soruların başında gelir, çünkü platon’dan beri bu sorunun neredeyse hiç değişmemiş bir cevabı olduğu iddia edilir: “gerekçelendirilmiş doğru inanç.”
+
descartes’a göre, bilgiyi, kesin bir yargı yahut da çağdaş tartışmalarla terminolojik uygunluğu sağlamak adına ve önermesel boyutunu da göz ardı etmeksizin, kesin bir inanç şeklinde tanımlamak mümkündür. bu tanımı, şu şekilde formüle edebiliriz: (1) bir inanç, kesinlik kazanmadığı sürece bilgi değeri taşımaz; (2) kesinlik, öznenin söz konusu inanca dair her türlü şüpheden arınmış olmasıdır; (3) o halde, bilgi, öznenin herhangi bir şüpheye yer bırakmaksızın sahip olduğu kesin bir inançtır.
http://www.kutadgubilig.com/wp-content/uploads/2019/01/kgb-35.pdf

türk islam sentezinin aleviliği “fethi”: aleviliğin dönüşümü ve kürt karşıtı aleviliğin inşasında alevilerin rolü üzerine…
https://yolpedia.eu/wp-content/uploads/2021/03/Turk_Islam_Sentezinin_Aleviligi_fethi_Al.pdf

inancın rasyonelliği sorunu
+
“perilere inanırım” ifadesinde inanç önermesel anlamda kullanılmıştır. bu ifade anlamından hiçbir şey kaybetmeden “periler vardır” önermesine inanırım şeklinde de söylenebilir. ancak “diş doktoruma inanırım” diyen biri, “perilere inanırım” diyen biriden farklı bir şeyi kastetmektedir. burada kastedilen diş doktorunun varlığına inanıldığı değildir; diş doktorunun diş hastalıklarını teşhis ve tedavi yöntemine, mesleki ve ticari dürüstlüğüne güvenildiğini anlatılmak istenmektedir.
+
w. k. clifford (1845-1879) “yetersiz delile dayanarak bir inancı kabul etmek rasyonellik değil, tam tersine anormallik, gayri ahlâkîlik ve kabalıktır” derken rasyonelliği delille orantılı inanma anlamında kullanmaktadır.
+
clifford’a göre; yeterli delile sahip olmadan inanmak yanlış bir tutumdur, inanmadan zevk alma hastalığıdır. inanç bize haksız bir güven duygusu sağlamaktadır, insanlığa karşı işlenen hilekârlıktır, gayri ahlaki bir tutumdur. kendimizi bu tür inançlardan korumalı ve başkalarına kötü örnek olmamalıyız.
+
tanrı’nın varlığıyla ilgili delillere gelince, tanrı’nın varlığını herkese ispatlayacak bir delil bulmak, tüm hastalıkları iyileştirecek ilaç bulmak gibi bir şeydir; böyle bir şeyin imkânına inanmak için fazla bir neden yoktur.
https://kutuphane.gumushane.edu.tr/media/uploads/kutuphane/files/hasan_tanriverdi_book.pdf

inanç ahlâkı
+
clifford’a göre inançlar, sadece ona inanan kişileri değil, aynı zamanda toplumu da ilgilendiren ve ahlaki sonuçları olan eylemler gibi görülmelidirler.
+
bir şeye yetersiz delile dayanarak inanmak, herkes için, her zaman ve her yerde yanlıştır.
+
clifford’un inanç ahlakıyla ilgili ortaya koyduğu bu ölçüt, daha sonra tanrı inancı ile ilgili çağdaş agnostisizmin temel ilkesi olmuştur. çağımızda pek çok agnostik düşünür, varlığı hakkında yeterli kanıt bulunmadığı için tanrı’ya imanı rasyonel ve ahlakî addetmemektedir. clifford’un kendisinin de bir agnostik olduğu göz önüne getirilirse bunun bir tesadüf olmadığı anlaşılır.
+
agnostik düşünürler, tanrı’nın varlığı hakkında yeterli delil olmadığı için cliford’un ölçütüne vurulduğunda tanrı’ya inanmanın inanç ahlakı açısından hatalı olduğu sonucuna varırlar. böylece ortaçağlar boyunca teolojik bir ‘erdem’ olarak kabul edilmiş olan tanrı’ya iman clifford tarafından ahlakî bir ‘erdem’ olarak görülmek bir tarafa, gayr-ı ahlakî bir tutum olarak değerlendirilir olmuştur.
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/85882